Sizden Gelen Öyküler

NOHUT KÜPELER – Şermin’in Yolculuğu

Vedat iyi adamdı da iyiden iyiye akşamcı olmuş, son zamanlarda içmeyi huy edinmişti. “Para mı var ulan! Ne pastası? Ne doğum günü?” diye masayı iterek yerinden kalktı. Masanın ayağı yıpranmış parkelerin iyice açılmasına neden oldu.  Siyaha dönen cilanın üzerinde nereye gittiği belli olmayan bir yol göründü döşemenin üzerinde.  Vedat’ın tek evladının doğum günü kutlaması umurunda değildi, söylenerek kahveye gitti.

Şermin, sarı üzerine siyah puantiyeli askılı elbisesiyle bir yandan Ajda Pekkan’ın 1976 yılında çıkardığı, Ne Varsa Sende Var adlı şarkısını söyleyerek bir yandan da omuzlarını oynatıp dans figürleri yaparak kızı Aysel’in yanına geldi.

“Hadi üfle artık şu mumları da pastayı keselim. Baksana, ‘Ye beni Chiery ye beni Chiery,’ diye bağırıyor. Yoksa bir tek ben mi duyuyorum bu canım karamelli pastanın sesini.”

Elini kızının omzuna attı, “Haydi güzel kızım bir dilek tut.  Annem, Paris’teki o meşhur La Fête à L’Olympi (*) sahneye çıksın, deyiver. On sekizine girenlerin duası kabul olur.”

Kutlamaya katılan karşı komşuları Dursun ablanın evde kalmış kızı Hayriye, “Kız Şermin abla ömürsün valla. Otuz beş yaşına geldin hala şu müzikal sevdandan vazgeçmedin. Hayallere bak ayol. Türkiye’de bile değil, Paris’te. Engin daldan murtta yemiyor (**), Martı Mahallesi’nin gülü.” diye atıldı.

“Ha ha hay!” diye gevrek bir kahkaha patlattı Şermin, Aysel mumları üfledikten sonra pastadan üç dilim kesti, partideki üç kişiye servis etti. Akabinde Aysel ile Hayriye afiyetle pastalarını yerlerken banyoya gitti. Sırı dökülmüş aynanın önünde durdu. Zamanı gelmişti. Annesinin düğününde ona taktığı nohut küpeleri bugün on sekizine giren kızına verecekti. Küpeleri kulağından çıkardı. Avcunun içinde sıktı, sıktı… Ta ki küpenin sivri ucu derisine saplanana kadar. Acı hissetmedi, alışkındı Şermin acının her türlüsüne.

***

Konyalı bir ailenin ortanca kızı olarak dünyaya geldiğinde kulağına ezan okundu. “Adın Şermin, adın Şermin, adın Şermin.” diye üç kez tekrarladı mahallenin imamı Mahmut Efendi. Şermin, ne dini bütün kız kardeşi Naime’ye, ne de ağabeyine benzerdi. Ağabeyi ancak cumadan cumaya, bayramdan bayrama camiye giden, dini vecibelerini işine geldiği gibi yerine getiren, velhasıl günahı ve sevabı kendine göre yorumlayan babası gibi sözüm ona dindar biriydi. Annesi, “Biz böyle gördük.” deyip yolundan şaşmayan, baktığını görmeyen, duyduğunu işitmeyen, ağzına gelen cümleleri çiğneyip yutmayı tercih eden bir kadındı. Robotlaşmış, duyguları alınmış, akrep kaçıp yelkovan kovalarken saniye ibresi gibi, tanıdık rakamlara basa basa ömrünü geçiren sıradan bir kadındı.

Şermin farklıydı. Esmer tenli, tombul, yuvarlak yüzlü bir kızdı. Güler yüzlüydü. Gösterişli olduğundan annesi saçını hep erkek gibi kestirirdi. Henüz ortaokuldayken eve görücüler gelmeye başlamıştı. Dünürcülere, “Kızım daha çocuk.” diyen annesine, “Adını koyalım da kız bizim olsun. Okulunu bitirince gelinimiz olur inşallah.” derdi oğlan anaları. Şermin, etli gerdanına özenip taktığı sahte inci kolyesi, gülünce ortaya çıkan beyaz dişleri, ince yay gibi kaşlarının altındaki iri siyah gözleriyle baygın bakar, tombul kalçasını sağa sola savura savura yürüdüğünde hiç kimse erkek gibi kısacık kesilmiş saçını fark etmezdi.

Ortaokul son sınıftayken koro için seçmelerin yapılacağını panoda gördüğünde amansız bir heyecana kapılmıştı ancak seçmelerin hafta sonu olduğunu fark ettiğinde kaynar bir kova su dökülüvermişti başından aşağıya. Panonun ayna gibi parlayan camına bakarak kısa saçlarını güya yana ayırıp tel tokayla tutturmaya çalışırken kuytularına çekilmiş, Konya’nın Martı Mahallesinde yaşayan, ürkek Şermin ile göz göze gelmişti. Denize kıyısı olmayan bir Anadolu şehrinde Martı adındaki bir mahallenin varlığı ne kadar ironikse kendiyle yüzleşmesi de öyleydi.

Okuldan eve her döndüğünde babası dişlerini sıkar, damarlı burun deliklerinden verdiği nefes nefret kokardı. Şermin her okul dönüşünde içeriye attığı ilk adımda cehennem korkusu yaşardı; kendinden başka medet umacağı kimsesi yoktu. O gün de aynısı olmuştu.  Çantasını sırtına atıp koridorun zeminindeki çizgilere değmeden, her bir karenin içine basa basa yürüdü. Olur ya, aklına belki uydurabileceği bir yalan gelir de hafta sonu yapılacak seçmelere katılabilirdi. Katılsa ne olurdu, kazansa ne değişirdi? Ağabeyi elinde delikanlılığın sembolü gibi tuttuğu tespihi yüzüne sallayarak, en sonunda “Senden bir halt olmaz.” diyerek kafasına vuracaktı. Babası ise, “Allah ıslah etsin kızım seni. Kime çektin?” diyecekti büyük ihtimal, annesi beyaz tülbendini iki yana döküp yatsı namazını kılmaya gidecek, küçük kardeşi Naime, “Üzülme babacığım sen. O da bir gün doğru yolu bulur.” diyerek onu sırtımdan vuracaktı.

Her şeyi göze aldı ve seçmelere katıldı Şermin. Listenin en üstünde adını gördüğünde, “Buraya kadar hocam. Bu kadarı da bana yeter. Maalesef devam edemem. Biliyorsunuz ailem.” dedi. Akşam eve geldiğinde karşılaştığı manzara öğretmeninin evi ziyaret ettiğini, seçmelerde başarılı olduğunu aile eşrafına takdirle ilan ettiğini bağıra çağıra söylüyordu. Şermin kimseye bir şey demeden odasına gitti döşeğe çöktü, düşüncelere daldı…

Ağabeyim ve tespihinin şıkırtısı. Bakışları bıçak gibi keskin, korkuyorum. Öğretmenim konuşmuş belli. Öldürecekler beni. Sehpamın altımdan itilmesi görevini ona vermiş olacaklar. İlmiği boynuma geçirecekler el birliğiyle, çaresiz susacağım. İnce derisi yırtılmış siyah çantamı omzumdan indirip duvara dayadığımda yolunu şaşırmış ayaklarım, yumruk gibi tahta zemine vurduğum topuklarımdan çıkan tok sesten anlayacağım bittiğini sabah erken kalkmaların, okul bahçesinde koşturmaların, kara tahta önünde kızlarla gülüşmelerin, kurulan gelecek hayallerinin, kestane ağacının gölgesinde soluklanmaların. Sağ omzumda siyah çantamın yeri boş kalacak. Bir daha asla okula gidemeyeceğim.

Sessiz bir kabullenişti onunki. Bağırmadı, dur demedi. Körpecik yüzüne inen tokatla yere mıhlandı. Gideceği yeri belli olmayan kırmızı nehirler gibi çatallanmıştı gözünün beyazı. Kısa saçına güç bela tutturduğu tel tokayı çıkardı. Ağzından tek bir cümle bile çıkmadı. Derinden aldığı nefesi, bakışları, ağabeyinin parmak izlerinin üzerine düşen iki tel siyah saçı çok şey söylüyordu. İkinci tokat gelmemiş, ağabeyinin öfkesi yumruk olup duvara inmişti. “Bu kız öldürecek beni.” diye haykırarak.

Şermin, yediği o tokattan sonra iğne oyası işleyen kardeşi Naime’ye, cam kenarında öne arkaya sallanarak sabır çeken annesine, başında takkesiyle her daim elleri semada ağzı duada babasına, yanağından hiç geçmeyecek o kıpkırmızı izi bırakan ağabeyine yine karşı koyamamıştı.

***

Dört mevsim el ele kutu kutu pense oynadı döndü durdu etrafında. Akreple yelkovan bir zıtlaştı bir birleşti, bir küstü bir barıştı. Şermin on dördüne bastığında sucu Vedat ona talip oldu. Münasip bulundu. O kimdi ki sorsunlar, gönlün var mı diye. Kocasına kurban olsun diye on dördündeki Şermin’in ellerine kına yakıldı. Mesut olsun diye dualar okundu. Aman ha! Bekâret önemli. “Allah kızımızı utandırmasın.” dendi. Şermin vakit geldiğinde başına konan kırmızı tülbendin altından kalabalığı ipek kırmızı bir sis perdesinin ardından izledi, ölesiye korktuğunu kimseler görmedi. Şermin gelin olmuştu, motifli halının orta yerine bir sandalyede oturan bedeni usulca ayaklandı, ruhu tutsak edilmeye sessizce direnmeye devam ediyordu. Bir başka Şermin daha vardı; kestane ağacının yamacına sığınan kısa saçlı, tel tokalı, okullu Şermin. Formasından sallanan kuru yapraklarla ellerini yana açmış başı gökte etrafında dönüyor da dönüyordu.

Başı önünde motifli halıda kapıya doğru şuursuzca yürümeye başladı. Bir teki yan yatmış okul ayakkabısının yanından gelin ayakkabılarıyla geçti. Bileğine geçirdiği tespihin imamesi baş aşağı sallanan ağabeyinin elini öptü. Babasının elini öperken burnuna cami önünde satılan ucuz misk kokusu geldi. Annesi beyaz tülbendini takmış, sınırı olan eşikten adım atmaya korkar halde kızına el sallarken göz yaşlarına ilk defa hâkim olamıyordu. Gülmeye korkan ağzının kenarındaki kırışıklar, “Şermin, kurtuldun be kızım,” der gibiydi.

Otuzlu yaşlarının sonundaki Vedat, kendine bir beden büyük gelen kiralık damatlığıyla karşıladı gelini. Hafif göbekli, bir gözü diğerine göre daha büyük olan damadın saçları yer yer dökülmüştü. Sigara içmekten sararmış bakımsız dişleri, griye çalan diş etlerine gelişigüzel takılıvermişti sanki. Gülünce dudağının iki yanında derin kırışıklar ortaya çıkıyor, göz bebekleri büyüyordu. Tülbendin ardından çocuk gelinine bakan Vedat, Şermin’in gözüne zebani gibi görünüyordu.

Damat kendince özenmişti. Mahallenin en fiyakalı taksisini süsletmiş, üzerine gelinlik giydirilmiş, kolları ve bacakları sağa sola açılmış plastik bir bebeği de arabanın ön kaputuna oturtmuştu.  Tuhaftır ki oyuncak aynı Şermin’e benziyordu.

Nereye gidiyordu Şermin? Onu nasıl bir hayat bekliyordu? Arabanın kapısının kapanmasıyla kısa saçlı kız çocuğunu baba evinin eşiğinde, basiretsiz annesinin yanında bırakmıştı. Tozlu yollardan, tümseklerden sekerek gittiler. Tanıdık evler, dükkânlar bitti. Evlerin, birbirine destek vererek ayakta kaldığı, sıvası dökülmüş, eski bir çeşmenin insanlara amme hizmeti verdiği yabancı bir mahalleye geldiler.

Vedat taksiden inip çiçeği burnunda çocuk gelininin kapısını açtı. Şermin topuklu beyaz gelin ayakkabısıyla toprak yola bastı. Gelinliğin etek uçları yere sürttükçe önce rengini ardından saflığını kaybetti, kararmaya başladı. Vedat döküm anahtarı tahta kapının deliğinde, tak tak tak, diye üç kere sağa doğru çevirdi. Tokmaklı mavi ince uzun tahta kapı açıldı. Karanlık bir hole girdi Şermin, çamurlu eteklerini toplayarak.

“Evine hoş geldin,” dedi Vedat. Kocası olan adamın sesini ilk kez işiten Şermin, “Baba evini aratma yarabbi.” diye iç geçirerek yeni evindeki ilk duasını etti.

Zamanla iki oda bir mutfak evlerini Vedat’la birlikte dayayıp döşediler. Tahta iki divanı karşılıklı koydular. Yemek masasını duvara dayarken birbirlerine ilk defa gülümsediler. “Dikkat et de masayı sağa sola çarpmayalım. Duvarların boyası sıvası dökülür.  Çok da sağlam değil, eski ev işte.” demişti Vedat. Şermin’le ilk defa karı kocaymışlar gibi konuşmuştu. İmam nikahlı karısına içi ısınıyor muydu ne? Şermin de “Ne olacak, kutu gibi ev işte. Huzur olsun da varsın duvarı, sıvası, boyası eski olsun,” deyince Vedat gömleğinin sağ cebinden çıkarıp yaktığı sigarasının yanına bir duble de rakı koymuştu.

Saçları bir yılda epey uzamıştı Şermin’in, mütevazı yuvasında mutlu sayılırdı. Karşı komşusu Hacer Hanım’a sabah kahvesine gittiği bir gün, sehpanın üzerinde duran, dünyaca ünlü şarkıcı ve modacıların olduğu, kalın derginin sayfalarının birinde görmüştü Shirley Caesar’ın fotoğrafını. Şarkıcının gülen yüzündeki gözlerinde ağabeyinin kendine tokat attığı günkü bakış vardı. Tanımadığı, şarkılarını bile bilmediği dünyanın bir ucundaki siyahi bir şarkıcıda kendini görmüştü. Artık o Şermin değil Shirley’di. Saçlarını her gün limon sürerek değişik biçimde taramaya başladı. Vedat karısının tüm bunları kendisine güzel görünmek için yaptığını sandığından memnun görünüyordu. Ama Şermin’in çabası, ardında bıraktığı kısa saçlı kız çocuğunu şifalandırmaktı.

Evlenmelerinin üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti ki 1976 yılında süper star Ajda Pekkan’ın, Paris La Fete a L’Olympia’da bir konser verdiği haberi yayıldı. Vedat’ın hafta sonları maç dinlediği pilli radyosunda istekler saatini bekler olmuştu Şermin bu haberden sonra. Saçlarına şekil veriyor, üzerini değiştiriyor, hırsız girmesin diye konan demirlerin hapsettiği pencerenin önüne oturuyor, kollarının altına çeyizlik minderlerden birini koyup radyonun antenini karşı komşuları Dursun ablanın damına doğru uzattıktan sonra istekler saatini bekliyordu.

En sevdiği parça Ajda’dan Ne Varsa Bende Var, adlı şarkısıydı. Ne varsa onda vardı. Şarkı her çaldığında Şermin, Shirley oluyordu. Gözlerini kapatıyor Paris’teki La Fete a L’Olympia sahnesinde, dekoltesinde cömertçe sergilediği memeleri, önünde ayaklı mikrofon, perma yaptırdığı saçlarını savura savura şarkı söylüyordu. Saçlarını her savuruşunda alkış kıyamet kopuyordu. Öyle zamanlarda esmer yanağındaki parmak izleri yok oluyor, gözlerinin içi parlıyor, kalbi korkudan değil heyecandan çarpıyordu. Ne garip korkudan çarpan da heyecandan çarpan da onun kalbiydi.

O gün başkaydı, midesi de alt üst olmuştu. Şarkının en güzel yerinde, heyecandan sandığı bulantının anne olacağını müjdelemesi Şermin’i çocukluğundan nihayet kopartmıştı. Elini karnına koydu. Yaşayamadığı hayatı bebeğine yaşayacaktı. Ne yüzüne birileri parmak izi bırakacak ne de yüreğinde korku olacaktı. Çocuk ailenin altıntopuymuş, öyle derlerdi. Anne babaya mutluluk veren, eve huzur getiren paha biçilmez bir mücevher. Vedat’a haberi verdiğinde sevince o da boğulmuştu. Şermin’in bebeği büyüyecek, kız olursa lepiska saçlarına tokaları dilediğince takacaktı. Ama Şermin, “Babasına benzeyen aslan gibi bir oğlan olsun da kaderi bana benzemesin.” diyerek dualar etmeye çoktan başlamıştı.

Rabbi duasını işitmemiş olacaktı ki kendine benzeyen kızının adını Aysel koydu. Annesi ne kadar hareketliyse Aysel o kadar sakin oldu. Şermin kızını büyütürken yaşlandı daha otuz beşine varmadan. Yaşadıklarına rağmen yerinde duramayan Şermin dans etmez, saçını toplamaz, Ajda dinlemez oldu. Hayat Şermin’e sorma zahmetine girmeden onu Konya’nın Martı mahallesine atmıştı. Şimdi de ona sormadan, “Gitme vakti.” diyordu, o kötü hastalığa yakalanmıştı.  Ümit beklenip, ümitsiz dönülen hastaneden eve dönerken “Aysel on sekizine girmeden gitmek yok. Nohut küpeleri emanet etmeden gidemem, olmaz. Bi bok bildikleri yok. Kimse beni bilmediğim bir yere gitmeye zorlayamaz,” diyordu da başka bir şey demiyordu.

***

Şermin, permalı saçlarını kabarttı, Hacer ablanın dergilerinde gördüğü Shirey makyajını tazeledi. Banyodan çıkarken küpeleri sıkıca tuttuğu avucu kanıyordu. Aslında kızına düğününde verecekti küpeleri ama durumu malum, dünyaya güven olmazdı. Emin adımlarla mutfağa geri döndü. Nefes nefeseydi, ter boşanmıştı sırtından ama aldırmadı. Kızının on sekizinci doğum günü birlikte yaptıkları son kutlama olmayacaktı, kaderine isyan edecekti. Daha mürüvvetini görecekti. Ömrüne biçilen süre bu kadar az olamazdı. O koskoca Shirley Caesar’dı. Daha Paris’te La Fete a L’Olympia’da sahneye çıkacaktı.  Bir halt bildikleri yoktu. Kimse onu dünyadan göç etmeye zorlayamazdı. Sarı üzerine siyah puantiyeli askılı elbisesini boşuna giymemişti, umudu vardı.

“Gel bakalım. Annenin sana doğum günü hediyesi,” diyerek kırmızı kadife kutuyu kızına uzattı. Bir çift nohut küpe çıktı içinden.  “Gel de takalım Aysel’im.” derken elleri titriyordu. Tam küpeyi takacağı sırada küpenin yuvarlak klipsini elinden düşürdü. Zeminde yuvalandı ve Vedat’ın bir öfke anında zeminde açtığı çatlağın içine düşerek kaşla göz arasında kayboldu.

“Ay ne olacak şimdi anneciğim?”

Şermin, “Hiçbir şey olmayacak. Benim küpenin kelebekli klipslerini takarız. Kulağın arkasını gören mi var?” diyerek kahkaha attı ve nohut küpeleri kızının kulağına taktı.

“Annenin her dediği kulağına küpe olsun emi kızım. Ben gittiğimde sana ‘Aysel,’ diye seslenirsem beni duyabilmen için sana bu küpeleri hediye ediyorum.”

DEVAM EDECEK…

Kazım Bilgeçli

Editör: Özlem Abut Otluoğlu

“Sizden Gelen Öyküler” için 3 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir