Sizden Gelen Öyküler

NOHUT KÜPELER – Aysel’in Yolculuğu

Annesiyle beraber onlar da gitmişlerdi de haberleri mi yoktu? Annesi mutfaktaydı belki. Küpelerine kulak verdi; annesi belki, “Aysel.” der diye ama yoktu. Babası sigaranın adını Şermin koymuş ağzından düşürmüyordu. Özlemi o kadar büyüktü ki bir gün çekyatta uzanmışken dalgınlıktan ev alev alacaktı neredeyse. Kenarına, pilli radyonun konduğu pencerenin camı patlamış, simsiyah dumanlar sokağa salınmıştı. Azrail çıkıp gaipten gelmişti Vedat’ın yattığı çekyatın yanı başına. Cennete tek yön bileti kesilmişti.

Aysel yanık kokusunun peşini bırakmadığı evin tahta banyo kapısının sırı dökülmüş kolunu indirdi. Kapının gıcırtısı arttı sonra sustu. Hamam tasının üstünde, üzerinde uzun saç tellerinin olduğu erimiş yeşil sabun, bir çiviye paslı ince bir zincirle asılmış, sağ köşesinde çiçek desenleri olan aynaya baktı. Yanağından gözyaşları sicim akarken küpelerinin ardından bakan annesiyle konuştu.

“Sen varken büyüyemiyorum anne. Bu kadar yükün altından kalkamıyor dizinin dibindeki küçük çocuk. Sen varken olmuyor anne. Biliyorum bensiz gitmen gereken bir yere gittin. Büyümemi bile bekleyemedin. Babam sana yanarken beni de yaktı anne. Ama merak etme beni. Seni duymazsam kendi sesimi dinlerim, görmezsem kendimle yüzleşirim, düşe kalka büyürüm.” dedikten sonra çıkardı nohut küpeleri kulağından. Başı döndü. Küpeleri avucunda, banyo kapısına çarptı. Nemden çürümüş yerinden menteşesi koptu, kapının gıcırtısı sustu.

Aysel elinde küpeleri sıka sıka yürüdü sırası gelenin bilinmeze gittiği otogara doğru. Sanki şimdiden büyümeye başlamıştı. Otogar kapısından girdiğinde annesinin sonsuzluğa gittiği peronda diz çöktü. Küpleri toprağa gömdü. Eliyle kapadı üstünü. Başından savrulan eşarbı eliyle tutup tekrar baktı klipsi toprak üstüne çıkan nohut küpelere. Gökyüzündeki bulutların rengi hüznü gibi griye boyanmıştı. Damlalar aktı sıyırdı küpelerin üzerindeki toprağı, çıksana ne işin var burada, der gibi.

Aysel gittiği anda birkaç kuruş için ebedi istirahatgâh sulayan iki çocuk başları önde, kaşları çatık ellerinde iki bidon belirdi mezarlıkta.

“Bu yağmur da nereden çıktı şimdi. Kim su döktürür ıslak toprağa.” diye söylenirlerken topraktan yansıyan pırıltıyı gördüler.

Islak toprağı parmaklarıyla kara bir perde gibi aralarken tırnaklarının arasına çamur doldu. İki küpe belirdi yağmurun ıslattığı toprakta. Çocuklardan boyu kısa olanı küpeleri bidondaki suyla yıkadı ardından cebine attı. “Yürü antikacı Fazilet ablaya.” dedi arkadaşına.

İnce çıtalı, geniş camlı kapıyı açınca tüylü deve çanı tangırdadı. Fazilet, buruşturulmuş kağıdı andıran yüzüyle çocuklara döndü, elindeki sigarayı kül tablasına bastıktan sonra, “Hayırdır veletler ne istiyorsunuz,” dedi.

“Fazilet abla bu kaç para eder?” diye sordu çocuklardan biri, çamurlu avcundaki nohut küpeleri göstererek.   Gözlerini çocuklara diken Fazilet “Nerden yürüttünüz bunları?”  derken küpelere bakıyordu bir taraftan.

“Valla yürütmedik mezarlıkta bulduk. Kaç para eder abla, de hele.”

Fazilet bir filinki kadar küçük gözlerini kıstı, küpeleri burnunun dibine getirerek inceledi. Altın olduklarına kanaat getirdi. Kliplerin biri yuvarlak diğeri kelebekti ama olsun ne çıkardı. “Tekeç tükeç bu küpeler para etmez,” derken bir sigara daha yaktı Fazilet.

“Hadi be abla ver bir şeyler. Kardeşimin doğum gününe bir fiske tuz katsan ne olur?” dedi çocuklardan uzun olanı.

Şermin’in kızına hediye ettiği küpeler böylece dış kapının mandalı dahi olmayan bir çocuğun doğum günü pastasına bedel edilip antikacı Fazilet’e satıldı.

Aysel artık büyümeliydi. Başka Şerminlere yardım etmek için hastane koridorlarında beyaz bir melek olmak istedi. Kolay olmadı kabuğunu kırıp ayaklarının üstünde durması. Ellerinden tutan olmadan zordu başardı Aysel, hemşire oldu.

Daha yeni işe başladığı hastanede sesler yükseldi.

“Yolu açın! Açılın lan! kadın ölüyor, açılın!” diye bağıran hasta bakıcının sesini duyan Şermin, ellerini cebinden çıkardı. Arkasına baktığında, hasta bakıcıların ittiği tekerlekli bir sedyenin kenarından pazen pijamasından kararmış topuklu ayağı sarkan esmer bir kadın gördü. Hemen koştu, alnına dökülen terli saçlarını eliyle toplarken bir yandan da sedyenin yanında koşuyordu. Kulağındaki halka küpe sarsıntıyla kadının genişlemiş kulak memesinden fırlayarak yuvarlandı.

“Küpe, küpeler diye bağırdı.” Aysel.

“Ne küpesi hemşire hanım. Kadın ölüyor!” dedi hasta bakıcı.

“Küpe mi? Ne küpesi be! Anne o, baba, anı, gerçekleşemeyen hayaller onlar, yanık ev demek onlar, otogardan erken kalkan otobüs demek, anne fısıltısı onlar, ne diyorsun sen? Ne küpesi, küpe mi bunlar ha! Ne biliyorsun ha! Ne!” diye bağırdı. Koridorda asılı olan, sus işareti yapan hemşire fotoğrafına inat. Hastanedekiler Aysel’i o gün kafadan kontak diye yaftaladılar.

Genç bir doktor muayenesini yarım bırakıp odasından çıktı. Koridorun sonunda yumruklarını sıkmış halde ayakta duran, dağılan saçları omuzlarına düşmüş, hafif kamburu çıkmış, derin nefes alışı uzaktan bile görünen yeni hemşireyi gördü.

“Hemşire Hanım, muayenem bitmek üzere. Bu son hasta, bir kahve içelim sakinleşirsiniz.” diye seslendi genç doktor.

Aysel hastaların beklediği alana yürüdü. Bitkindi. Küpe hala avucundaydı. Sedyedeki kadın onun gibi yitirmemeliydi küpelerini. Doktor hastasını uğurladıktan sonra, “Gelin lütfen. Hastanemize hoş geldiniz, diyeceğim ama çok da hoş bir gün olmadı sanırım. Ben Doktor Tunahan.”

Aysel doktorun odasına doğru gelerek bir erkeğin gücünü, bir kadının nezaketini taşıyan Tunahan’ın elini sıktı. Süngeri görünen metal bir sandalyeye oturdu. Doktor ona karton bardağa koyduğu hazır kahveyi uzattı. “Daha iyi misiniz?”

Aysel’in Tunahan’ın sorusuna verecek cevabı çoktu da konuşacak dermanı yoktu. Cümle kurmaya gerek duymadan gözlerini evet dercesine kapadı ve tebessüm etti.

İki eliyle kavradığı karton bardağı elinin titremesine hâkim olmaya çalışarak ağzına götürdü. Dili yandı, acı kahveyi zor yuttu. Doktor Tunahan hemşirenin hüzünlü bir hikâyesinin olduğunu sezdi. Aysel anlatacak mıydı? Yoksa susacak mıydı?”

Aysel, “Ben gideyim artık. Kahve için teşekkürler Doktor Bey. Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim.” dedi başını utancından kaldırmadan.

“Rica ederim, ne demek. İsminiz?”

Elleri beyaz önlüğünün cebinde tebessümle söyledi adını.

“Aysel.”

Odadan çıkararak hastane koridorunda kafası önde, hafif topuklu ayakkabısı, dizlerinin altına kadar inen kahverengi eteği, incecik vücudu, kamburu çıkmış, omuzları düşmüş bir halde yürüdü. Ertesi gün benzin istasyonuna bakan hastane kantininin kirli beyaz masasında otururken iki plastik bardakta çay ve simitle yanına geldi Doktor Tunahan.

“Günaydın Aysel Hanım. Oturabilir miyim?”

Bu gülümsemeye hayır, demek olmazdı. Susamın mis kokusunu, benzin istasyonundan gelen ağır kokuyu bastırıyordu. Yola döndüğü yüzünü Tunahan’a döndü Aysel. Üzerinde dün giydiği önü fiyonklu bej rengi gömlek, altında diz altında kahverengi eteği vardı. Çapraz yaptığı ayaklarını sandalyenin altına çekti. Derisi yer yer kabarmış siyah boyalı ayakkabılarını saklamak istiyordu. Şakaklarına dökülen saçlarını doktorun gözlerine bakmadan kulak arkasına attı. Heyecandan yutkunduğu görünmesin diye öksürdü. Tunahan kısa kıvırcık saçlı, esmer bir genç bir adamdı. Kirli sakallarını eliyle sıvazlıyor, bir şeyler sormak istiyor ama ne soracağını bilmiyordu.

“İstanbul’da yenisiniz galiba,” dediğinde Aysel dudağına götürdüğü çaydan bir yudum alamadan elleri titreyerek masaya koydu.

“Evet, buraya atandım. Aslen Konyalıyım.  Dün ilk iş günümdü. Çok hoş bir tanışma olmadı ama…”

“Benim de anne tarafım Konyalı, anneannem hala Konya’da. Ben doğma büyüme İstanbulluyum. Geçen yıl mezun oldum. Pratisyen hekimim. Her yaz anneannemi ziyaret etmek için Konya’ya gideriz. Peki ya sen? Var mı Konya’da eş dost akraba?” cevabı beklerken sakallarını sıvazladı.

Aysel hafifçe tebessüm ederek boynunu yana eğdi “Yok,” dedi. Tunahan’ın kara gözlerine yalanların sebep olduğu gözyaşlarıyla baktı. “Peki,” dedi genç doktor. Deşmedi geçmişler madenini.

Aysel ve Tunahan’ın mesaisi her sabah benzin kokusu, sıcak simit ve çayla başlar olmuş, plastik bardaktan çıkan duman aralarındaki mesafeyi giderek azaltmaya başlamıştı. Aysel’in yüzündeki tebessümler zamanla gülücüğe dönüştü. Tunahan daha bir güvenli yaslanır oldu plastik sandalyenin arkalığına, Aysel’in gözlerine beğeniyle bakar oldu.

Tunahan bir rutin haline gelen o sabahlardan birinde saçını kulağının arkasına atan Aysel’in küpelerinin olmadığını fark etti. Tanıştıkları gün hastanın küpelerini avucunda tutuşu gözlerinin önüne, yükselen sesi kulağına gelir gibi oldu.

Tunahan hastane çıkışı evine giderken bir kuyumcu camekândaki küpeleri fark etti. Hepsini tek tek Aysel’in kulağında hayal etti. İnce bir telin ucunda minik fillerin olduğu bir küpe seçti. Fil uğur demekti. Filli küpeyi seçmesindeki sebep narin yapısını Aysel’in koridorda yürürkenki haline benzetmesiydi. Tezgâhtar kız hediyeyi yaldızlı lacivert küçük bir torbaya koydu, müşterisine uzattı. Tunahan küpeleri koyduğu cebinin üzerine avcuyla bastırdı. Küpeleri elinde hissedince Aysel’in eline değmiş gibi bir heyecana kapıldı.

Ertesi sabah küçük hediye paketini sıcak çay ve simidin yanına koydu.

“Günaydın,” dedi sevdiği kıza sakalını sıvazlayarak.

“Simit çay tamam da bu ne?” diye sordu Aysel paketi eline alırken.

“Minik bir hediye.”

Aysel poşetten çıkarttığı minik filli küpelere baktıktan sonra iç geçirdi.

“Bunlar benim küpelerim değil ki annemin sesi gelmez bunlardan. Büyümek uğruna vazgeçmişti nohut küpelerinden.”

Ona hediye edilen filli küpeler annesinden eksik kalan yeri dolduramazdı.  Filli küpeler avcunun hayat çizgisinden masaya düşüverdi.

“Çok naziksin. Ama bunları takamam.”

“Kulağını delik görünce ne bileyim, seversin diye düşünmüştüm. Bir de hastaneye geldiğin ilk gün… Hastanın kulağından düşen küpeyle başlayan olayların küpelere karşı ayrı bir ilgin olduğunu düşündürdü bana.” diyen Tunahan yüzü düşmüştü.

Aysel sevgilisini üzdüğü için üzgün, “Küpelere ilgim anılarım, yaşanmışlıklarım, pişmanlıklarım olduğundan Tunahan. Bazen küçük bir şey ne çok şey barındırıyor içinde bir bilsen.” dedi.

“Hiç mi sevmedin minik filleri.” diye sordu Tunahan merakla.

Aysel, “Seviyorum. Ama sadece nohut küpeleri. Eski nohut küpeleri. Sadece onlarda bir ümit buluyorum. Belki seslenir, bana yol gösterirler, diyorum. Sana saçma gelebilir ama…”

“Saçma değil de… Valla Aysel hiçbir şey anlamadım bu işten.”

Tunahan’ın merakı her cümlede daha da artıyordu.

“Ben yıllardır anlamıyorum ki sana anlatayım.”

O gün masada başlayan sohbet orada son buldu. Baştan sona dile geldi anılar, anlatıldı Aysel’in hikâyesi. Delikanlının gözünde biriken, meydan okuyan, hesap soran yaşlar korkaklık edip düşmemek için kirpiklerine tutundu. İçlerinden biri direnemedi, kalenin burcundan masanın üzerine düştü.

“Evlen benimle be Aysel,” deyiverdi Tunahan. “Sana üzüldüğümden değil sakın ha! Debelendiğimiz hayatta birbirimizi boğulmaktan kurtaralım diye. Evlen benimle be Aysel!”

Küpelere hayır, demişti ama yüzüğe aynını diyemedi. Tunahan günlerce dinledi Aysel’in annesini, hayallerini, yaşadıklarını, babasıyla yaptığı evliliği, babasının ölümünü, annesinin çektiklerini, otogardan yapılan zamansız vedaları, küpelerin toprak oluşunu, pişman olup tekrar döndüğünde toprağı avuçlayarak annesini aradığında çamurdan başka bir şey bulamadığı günü, küpelerin hikâyesini her şeyi anlattı Tunahan’a.

Tunahan, anneannesi Refika Hanımı aradı.

“Evleniyorum. Hem de Konyalı bir kızla ama yaralı.”

“Neymiş bakalım bu güzel kızın yarası?”

Tunahan anneannesine sevdiği kızı bir bir anlattı. “Haftaya elini öpmeye Konya’ya yanına geleceğim,” dedi ve kapattı telefonu.

Refika hanımın aklına nohut küpeler takılmıştı. O kızın yaralarını annesininkine benzer nohut küpler sarabilirdi.  “Haydi, bakalım Refika Hanım doğru eski mahalleye.” dizlerini tutarak yerinden kalktı. Eski tip nohut küpeleri eski takıları satan bildiği bir antikacıda bulabilirdi.

Refika hanım girdiği dükkânın kapısını itince tüylü deve çanı tangırdadı. Plakta Ajda Pekkan’ın eski parçaları çalıyordu. Antikacı pikabın iğnesini kaldırdığında, çıtırdadı sonra sustu Ajda.

“Ooo Refika ablam hoş geldin,” dedi.

“Hoş buldum. Benim doktor olan torunum vardı ya Tunahan, hani İstanbul’da olan. Evleniyor. Gelin hanıma şöyle şık bir nohut küpe alayım diyorum. Şimdilerde bulmak zor. Sende vardır dedim. Sallana, yalpalaya geldim anacım.”

Refika Hanım başındaki örtüyü sıyırıp kırmızı tozlu kadife koltuğa attı kendini. Yaşlı dükkan sahibi, sigarasını izmaritle dolu kül tablasına bastırdı. Eski bir masa saatinin yanında duran kırmızı kutudaki küpeleri gösterdi. “Bunlar var elimde, olur mu?” diye sordu.

Refika Hanım, gözlüklerini taktı, avcunda inceledi. “Tam eski modellerden. Yap ablana bir güzellik de gelinimi sevindireyim.” dedi Refika Hanım küpeleri incelerken.

Tunahan da hazırlıklarını yapmıştı, Aysel’i geçmişiyle barıştırma zamanı gelmişti.

Aysel, benzin istasyonuna bakan kantininin kirli beyaz masasında otururken Tunahan’da bir sandalye çekip karşısına oturduktan sonra “bir çay ısmarlasın artık Aysel Hanım,” derken plastik sandalyeyi arkaya doğru esnete esnete bakıyordu Aysel’in yüzüne. “Hayırdır Tunahan Bey, sizde bir değişiklik var bugün,” sandalyesinden kalkıp çay almaya giderken Aysel’in kolundan tuttu ve masaya bir zarf bıraktı. “Aç bakalım,” dedi gözlerinin içine bakarken. Aysel zarfı açtığında içinden üzerinde from İstanbul to Paris yazan iki uçak bileti çıktı. “Üniversite son sınıftayken değişim programıyla Hollanda’ya gittiğini söylemiştin. Demek ki pasaportun var. Hiç itiraz istemiyorum pasaportunu yarın getiriyorsun ve vize başvurusu yapıyoruz. Sora da birlikte Paris’e uçuyoruz.”  “Sürprizlerin bu kadar mı deli oğlan,” derken gülüyordu Aysel.

“Yok, olur mu? Sana hastane kantininde evlenme teklif ettim. Şimdi Paris’te tekrarlayacağız,” sakalını sıvazlarken aşkla gülen gözleriyle Aysel’e bakıyordu.  “Çok romantiksin. Yoksa bana Sen Nehri’nin kenarında, akordeon çalan bir sokak çalgıcısının yanın da diz çökerek mi teklif edeceksin?” ağzının kenarındaki tuzlu tadı alınca ağladığını fark etti Aysel.

Yaşadıklarına bir türlü inanamıyordu. Her şey bir anda oluvermişti. Daha bir ay önce hastane kantininde biletleri elinde tutarken şimdi Tunahan’ın kolunda havaalanında Paris uçağının çıkış kapısına doğru yürüyorlardı.

Uçak havalanıp bulutları üzerinde süzülürken Tunahan yanında uyuyordu. Uçak, Paris
Charles de Gaulle havaalanına indiğinde el ele indiler uçaktan. Taksinin camından annesinin hayallerindeki Paris sokaklarına bakarken, Neden be annem neden bu kadar erken, dedi içinden. Otele yerleştikten sonra kendilerini sokağa attılar.

Tunahan Aysel’in elini avucuna aldı. Bir sokaktan diğerine giriyorlardı Aysel’in içi içine sığmıyordu Aysel’in.

“İşte! Geldik, dedi Tunahan. “Nereye?” derken sağına soluna bakınıyordu Aysel.

“Sana yeniden evlilik teklifi edeceğim yere,”

Heyecandan yerinde duramayan Aysel, “Neresiymiş orası, bakalım.” dedi.

“İşte bak, yolun karşısında.”

Aysel yolun karşısına baktığında tabelayı gördü. Üzerinde “La Fete a L’Olympia” yazıyordu. Sağına soluna bakmadan, mantosunu savurdu, kaşkolü boynuna sıyrıldı, topuzu çözüldü, saçları döküldü omuzlarına Aysel’in. Annesine dokunur gibi dokunda tabelaya, “Ben geldim anne.” diye mırıldandı.

Tunahan, Aysel’in avcuna kırmızı bir kutu bıraktı.

“Anneannem sana yolladı. İçinde ne olduğunu sordum söylemedi. Ola ki absürt bir şey çıkarsa kusura bakma olur mu? Yaşlı kadın işte, ben bile merak ettim. Aysel benimle evlenir misin?”

Aysel titreyen elleriyle kutuyu açtı. İçinde bir çift nohut küpe vardı. Elleri titredi bu kadarı fazlaydı. Ne oluyordu? Tutamadı kutuyu. Tunahan aldı eline. “Anneannem Konya’dan almış. Senin için. Nohut küpeler. Aaaaa klipsleri farklı bunların. Biri yuvarlak biri kelebekli, yaşlı kadın işte görmemiş kusura bakma, olur mu Aysel’im.”

Aysel küpeleri sevgilisinin elinden kaptı. Bunlar annesinin ona verdiği küpelerdi. Mezara gömdüğü, büyümek uğruna vazgeçtiği, pişman olup avcuna çamur doldurduğu küpeler.

“Takar mısın Tunahan,” Kulaklarına nohut küpeleri taktı sonra bir ses duydu uzaklardan “Aysel… Aysel… ‘Sakın merak etme. O küpeler helal parayla alındı. Helal olan güzel durur, oynar güler yerini bulur. Bunu unutma emi kızım!”

SON

 

Kazım Bilgeçli – Şubat 2026

Editör: Özlem Abut Otluoğlu

 

“Sizden Gelen Öyküler” için 6 yorum

  1. Mahmut Yilmaz

    Hayallerin içinden gelip geçen, gerçek duygularla buluşturduğun güzel düşüncene, fikirlerine,kalemine ve emeklerine sağlık…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir