Theodor Harwey Graten
Yazanlar: Özlem Abut Otluoğlu, Dilek Sengü Paltun, Mehtap, İpek Ertosun, Eda Gizem Güllü, Ercan Ece
Derleyen: Ercan ECE
***
Cihangir’in yokuşlu dar sokağındaki tarihi apartmana taşınmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Ne altı yıldı ama! Berrak’ın gencecik yaşında yaşlandığı bir süreç olmuştu. Harbiye’deki iş yerinden eve dönerken oyalanmak için İstiklal caddesine çıktı, vitrinlere baka baka Galata’ya kadar yürüdü, kulenin hemen ötesindeki çay bahçesinde oturdu, şekerli elma çayı içti. Boşanmak üzere olduğu kocası eşyalarını almaya geldiğinde evde olmak istemiyordu.
Apartmana vardığında saat sekizi geçiyordu. Demir kapıyı açmak için anahtarı çevirmesi yetmiyor, her seferinde vücut ağırlığı ile kapıyı ittirmesi gerekiyordu. Üst kattaki komşusu bir gece eve sarhoş geldiğinde kapıyı açmayı beceremeyip vitrayları kırarak içeri girmeye kalkışınca apartman ahalisi ayağa kalkmıştı.
Giriş katta yardımcısıyla yaşayan Aryana Hanım ailesinin binada ikamet eden üçüncü jenerasyonuna mensuptu. Yardımcısı demans belirtileri göstermeye başlayan yaşlı kadını sosyalleşmesi için son apartman toplantısına getirmişti. Ana giriş kapısının değiştirilmesi gündeme geldiğinde 1929 yılında inşa edilen binanın tarihini uzun uzadıya o kadar tatlı bir üslupta anlatmıştı ki toplantı bir karar alınamadan sona ermiş, sitemkâr sözlerine kimse alınmamış, onu ciddiye alan kimse olmamıştı.
“Ah ne güzel günlerdi. Büyükbabam o kapıyı mahsus öyle ağır yaptırdı, hırsızlığa karşı önlem olsun diye. Diyorsunuz ki demir kapıya hacet yok, alarm sistemleri var. Haklısınız devir değişiyor…O zamanlarda hanımlara kapıyı beyler açardı, beyimiz yanımızda değilse de bir komşumuz ya da apartman görevlisi bize yardımcı olurdu. Hanımlarla beyler arasında eşitlik iyi de estetik kalmadı ona üzülüyorum. Şimdi herkes kendi başının çaresine bakıyor. Eskiden hiç kavga sesi işitilmezdi mesela, zamane insanı çok değişti. Sesten durulmuyor, hır gür işitince yüreğim daralıyor. Herkesin özeli herkese malum hale geldi. Apartmanın çatısı altında tüm komşularımızla birlikte kocaman bir aile gibi yaşardık, kol kırıldı mı yen içinde kalırdı. Derdi olan komşusunun kapısını çalar derman arardı. En çok da apartman boşluğunda yankılanan sıcak sohbetlerin sesini özlüyorum. Sevgili komşularım öyle bir hale geldik ki… Yabancılaştık. Oysa en yeni sakinimiz Berrak Hanım, onun da anneannesinin gelin geldiği daire. Deyin bana aynı çatının altında yaşarken bu arzu edilen bir şey olabilir mi? Çok üzücü! O zamanlar binanın kendine has bir şahsiyeti vardı ama zamanla hayata uydu garibim, yozlaştı. Oysa hepimizin geçmişi bir, yoksa sırrı mı demeliyim?”
Berrak’in zamanlaması bundan isabetli olamazdı, evine geldiğinde kocası gitmişti. İçeride hüküm süren sessizlikte huzur vardı. Evin ıssız haline alışmaya çalışıyordu. Aldatılmak mıydı canını yakan yoksa sevilmemiş olması mıydı? Zihninde cirit atan soruların üzerinde kafa yormayacaktı, bulduğu cevap önemini ayrılığa karar verdiği anda yitirmişti. Çarçabuk üzerini değiştirip pijamalarını giydi. Televizyonun kumandasını eline aldı, dijital platformda uzun zamandır izlemek istediği diziyi açtı. Gözü, ayaklarını uzattığı sehpada ucunda peluş ayıcıkların olduğu terliklerine takıldı. Acayip, o şimdi burada olsaydı terliklerimle kesin alay ederdi. Dizi yerine de maçı açardı, diye düşündü. Kucağındaki kovadan hallice kâseden avuçladığı patlamış mısırı ağızına dolduracakken kapının çalınmasıyla irkildi. Gelen davetsiz misafirin evden kovduğu kocasının olması işlerin çığırından çıkmasına neden olurdu. Kapı dürbününden baktı ama kimseyi göremedi, kapıyı usulca araladı. Paspasın üzerine siyah bir çantanın bırakıldığını fark edince şaşkınlıkla etrafına bakındı, kimse yoktu. Çantayı almak için eğildiğinde sapına asılı minik zarfı fark etti. Olup bitenin kocasının münasebetsiz bir şakası olduğunu düşündü. Zarftan çıkan notta, Aç ve hatırla! diye yazıyordu. Berrak bir kez daha etrafına bakındı, sahanlıkta kimsenin olmadığına emin olunca çantayı tereddütle alarak kapıyı kapattı.
Ağır adımlarla salona dönüp çantayı az evvel ayaklarını uzattığı sehpanın üzerine koydu. Fermuarı çekerken elleri titriyordu. Çantayı açtığında içinde eski, yassı bir anahtar gördü, başka hiçbir şey yoktu. Notu bir kez daha okudu, Aç ve hatırla! Anahtara yakından bakınca bunun bir kasa anahtarı olduğunu fark etti. Kasa eski olmalıydı zira anahtarın metal yüzeyi sarı yeşil alacalı bir renk almıştı. Kocasının onu tedirgin etmek için böylesi ince bir planı hazırlayacak zekaya sahip olmadığını düşününce o ihtimali eledi. Ve… Ve notta dediği gibi hatırladı. Anneannesinin yıllar önce söyledikleri kulağında yankılanıyordu…“Apartmanın bodrumunda büyük bir kasa var, babam söylemişti. Binanın inşaatı esnasında yaşanan kirli olaylarla ilgili deliller varmış içinde.”
Berrak kasada ne bulacağının merakı ile alelacele bodruma inmeye karar verdi. Kapıdan çıkarken merdivenlerde bir ses duydu. Komşularından biri evine çıkıyordu. Pijamaları ile nereye gittiği sorulursa durumu anlatamazdı. Dairesine geri dönerek ertesi gün bakmaya karar verdi.
Gelen Berrak’ın bir alt katında annesiyle birlikte yaşayan komşusu Metin’di. Kendi halinde bir adamdı, on yıldır ulusal bir gazetede köşe yazıları yazıyordu. Merdivenleri çıkarken bir taraftan telefonla müdürü ile görüşüyordu. Daire kapısına vardığında paspasın üzerinde siyah bir çantanın bırakılmış olduğunu fark ettiğinde telefonu henüz kapatmıştı, nefes nefeseydi. Binaya girerken ya da merdivenleri çıkarken çantayı bırakabilmiş olan kimseyi görmediğinden emindi.
Tereddütle çantayı eline aldı. Üzerindeki notu o zaman gördü, Aç ve Hatırla! yazıyordu. Çantayı bırakanın zile basmadığını düşündü. Yoksa annesi kapıyı açardı ve getireni görürdü. İçeri girdi. Ev antrenin ışığı dışında karanlıktı, annesi uyuyor olmalıydı. Anahtarını kapının yanındaki portmantoya bırakıp salona geçti, çantayı masaya bıraktı. Notu tekrar okudu, Aç ve Hatırla! Bu da neydi şimdi? Çalıştığı gazeteyi arayıp kendisini arayan biri olup olmadığını sordu. Kimse aramamıştı.
Çantayı açtı, içinden eski, sararmış bir fotoğraf çıktı. Başka bir şey yoktu. Fotoğrafta, inşa edilmekte olan bir binanın önünde duran iki adam vardı. Peki, kimdi bu adamlar? Metin’le ne ilgileri vardı? Fotoğrafın arkasında bir not daha vardı: Nasıl öldüğünü annene sor! Aklı allak bullak olsa da annesini uyandırmak istemedi, sabaha kadar sabretmesi en iyisiydi.
Fotoğrafı daha dikkatle inceleyince adamların birini dedesine benzetti. Dolaptaki albümleri çıkarıp incelemeye başladı. Aynı dönemde çekilmişe benzeyen başka bir fotoğraf daha buldu. Çıkarıp incelediğinde bu fotoğrafın arkasında, Babamın öldüğü gün/15.05.1929, şeklinde bir not düşüldüğünü gördü, oysa annesi dedesinin kalp krizinden öldüğünü söylemişti.
Zihnine sayısız soru üşüşmüşken annesinin sesini duydu.
“Geldin mi oğlum, bugün geç kaldın.”
“Ne zaman kalktın? Oturur musun lütfen? Seninle konuşmam gereken bir konu var”
“Kötü bir şey yok değil mi?”
Metin kapıya bırakılan çantadan ve fotoğraftan bahsetti. Annesi onu endişeyle dinledikten sonra gözlüklerini takıp resme baktığında gözleri doldu.
“Anne dedemin kalp krizinden öldüğünü söylememiş miydin? Bu resmin arkasında yazan ne?”
Annesi gözlüğünü çıkarıp anlatmaya başladı…
“Biliyorsun anlatmıştım babam inşaat işindeymiş. İyi bir duvar ustasıymış. Fotoğraftaki binanın inşaatında çalışmış. Dedeme işini yaparken yapılan usulsüzlüklerden ne kadar şikâyetçi olduğunu anlatırmış. Bir gün inşaatta çalışan bir usta gelip dedeme bir kaza olduğunu, babamın binanın çatısından düştüğünü söylemiş. Babam oracıkta ölmüş. Dedem olayın kaza olduğuna inanmamış çünkü babamın çatıyla ilgili bir işi olmazmış ama ispat edememiş.”
Metin’in içi o esrarengiz çantayı bırakanı bulup gerçeği ortaya çıkartmadan rahat etmeyecekti. Saatine baktı çok geç değildi. Telefonu çıkartıp bir numara tuşladı.
“Kadir, çabuk yukarı gel! Bazı isteklerim var,” deyip kapattı.
Metin’in kapısı beş dakika kadar sonra çalındı. Kadir, biraz telaş ve merakla karşısında dikiliyordu.
“Buyur Metin abi nedir mesele?”
“Bugün kapıma bir çanta bırakılmış, binaya girip çıkan şüpheli birini gördün mü?
“Arada sırada tanımadığım insanların girdiğini görüyorum ama kimseyi durdurup sormuyorum abi. Nasıl bir çanta bırakmış? Kötü bir şey yoktur umarım içinde?”
“Yok yok. Tatsız bir şaka gibi. Daha dikkatli ol, diğer dairelere de bırakılmış olabilir. Görürsen polise haber ve kendin bir şey yapmaya kalkma sakın! Başın derde girmesin.”
“Anladım”
“Kadir sen kaç yaşındasın?”
“Yirmi bir.”
“Ne kadar oldu bu binaya geleli?”
“Yaklaşık bir yıl neden? Bir kusurum mu oldu abi?”
“Yok, sadece merak ettim. Gençsin yani apartmanda kapıcı olarak kalma. İstersen sana bizim gazetede daha düzgün bir iş bulman için yardımcı olabilirim.”
Kadir’in gözleri parladı.
“Çok sevinirim. Liseden terkim. Ama çalışkanımdır. Ne isterseniz yaparım. Ehliyetim de var.”
“Tamam tamam, bakarız. Sen şimdi git dinlen. Gözünü kulağını açık tut, tamam mı?”
“Tamam abi, iyi akşamlar.”
***
Gülnara zilin sesini duyduğunda çayı ocağa yeni koymuştu. “Kadir herhalde,” diye düşündü. Hayret etmişti, kapıcı zili çalmaz, siparişleri kapıya bırakıp giderdi. Hesap almak için çaldı dese ay başına daha on gün vardı.
Yıkadığı domatesi tezgâhın üzerine bırakıp ellerini kuruladı, kimin geldiğine bakmaya gitti. Kapıyı açtığında tokmağa astığı poşet de süt şişesi de yoktu. Onun yerine paspasın üzerine siyah bir çanta bırakılmıştı. Merakla sağa sola bakındıktan sonra birkaç adımda asansörün işlemeli demir kapısına ulaştı. Çantayı bir yabancı bırakmış olsa ağır apartman kapısının kapandığını duyması gerekirdi ama sahanlıkta çıt çıkmıyordu.
Merakla geri dönüp çantayı aldı. İçerden Bayan Aryana’nın sesi duyuldu.
“Gazete mi geldi Gülnara?”
“Yok hanımım ama bir çanta bırakmışlar kapıya.”
“Çanta mı? Allah Allah, kim bırakmış?”
“Görmedim valla. Getiren kimse sizin deyiminizle sırra kadem basmış.”
Esrarengiz çantayı alıp salona giden Gülnara karşısındaki bordo kadife berjerde oturan hanımına sormadan açıverdi çantayı.
“İçinde bir kâğıt, bir de kutu var,” diyerek kutuyu Aryana Hanım’ın göreceği şekilde havaya kaldırdı.
“Oku bakalım neymiş”
“Aç ve hatırla, yazıyor kâğıtta”
“Aç ve hatırla mı?”
“Evet hanımım, kutuyu da açayım mı?”
“Ver bakayım bana. Hay Allah gözlüğüm burada değil. Bakıver lütfen. Nereye bıraktım yine?”
Son zamanlarda böyleydi Aryana Hanım. Neyi nereye koyduğunu hatırlamıyor, bulması için Gülnara’yı seferber ediyordu.
“Ver gözlüğümü.”
Kutudan çıkan üst kısmı minik yeşil zümrütler, alt kısmıysa kırmızı yakutlarla bezeli, kelebek şeklinde bir broştu.
Aryana Hanım titreyen elleriyle broşu gözlüğüne yaklaştırıp incelerken, “Papillon. Ah Matmazel Pilon neredesiniz?” diye hayıflandı.
“Pilon mu? Matmazel Pilon da kim?”
Aryana Hanım gözleri broşta, yardımcısının sorusunu mırıldanır bir tınıyla cevapladı.
“Mürebbiyemdi. Çok alımlı bir genç hanımdı. Yemyeşil gözleri, kıpkırmızı dudakları vardı. Babam Fransa seyahatinden dönerken yanında getirmişti onu benim için. Ben Fransız mektebine gidiyordum o zamanlar. Broşu ilk kez doğum gününde yakasında görmüştüm. Kimin hediyesi diye sorduğumda, ‘Çok kıymetli bir yakınımın,’ demişti
“Tes yeux sont émeraude, tes lèvres sont rubis, mon beau papillon.”
“Ne söylediniz hanımım?”
“Dediğimin tercümesi, gözlerin zümrüt, dudakların yakut, benim güzel kelebeğim. Yakını broşu Matmazel Pilon’a hediye ederken bunları söylemiş. Bunu benimle paylaşırken utanıp yanakları pembe pembe olmuştu. Papillon’un dilimizde kelebek olduğunu söylemiş miydim? Matmazel Pilon’un kıymetli yakını kimdi, sormak da aklıma gelmemişti.”
“Sonra ne oldu Matmazele?”
“Aniden yok oldu. Gitti, bir veda bile etmedi. Anneme sorduğumda bilmiyorum dedi, keza babam da. O gittikten sonra kavga ettiklerini hatırlıyorum. Oysa hiç kavga etmezlerdi. Her zaman naziktiler birbirlerine karşı.”
Aryana Hanım birden sustu, camdan dışarı bakarak, “Gazete gelmedi mi daha? Acıktım, kahvaltı hazır mı?” diye sordu.
Matmazel Pilon’u unutmuş görünüyordu. Ancak Gülnara konuştuklarını ona unutturmayacaktı, meraklanmıştı bir kere.
Gülnara, yıllardır Aryana Hanım’ın yanındaydı, ancak Matmazel Pilon’u ilk kez duymuştu. Ortadan esrarengiz şekilde kaybolan kadının broşu yıllar sonra kapıya bırakılan bir çantadan nasıl çıkmıştı? Matmazel Pilon için derin bir üzüntü hissetti. “Bu kadar mı yalnızdı, hiç kimse merak edip aramadı mı?” diye düşündü. Çayı hazırlayıp Aryana Hanım’a götüreceği sırada kapı çaldı. Gelen Kadir’di. Normalde sessizce malzemeleri bırakıp giderdi, kapıyı çalması tuhaftı. Hoş kendisi de pek normal sayılmazdı. Gülnara, oyalanmadan Kadir’in elinden sütü ve gazeteyi aldı. O sırada merdivenlerden inen Berrak göründü.
***
Berrak uzun zamandır ilk kez huzurlu bir gece geçirmişti. Kocası gidince kavgaların kaynağı da yok olmuştu. Aryana Hanım’ın toplantıda bahsettiği hır gür seslerinin kendisine gönderme olduğunun farkındaydı. Gülnara ile karşılaşınca bir önceki gece kapısının önüne bırakılan siyah çantadan çıkan kasa anahtarı aklına geldi, bodrum kata bakmayı aklına koymuştu. Gülnara ile ona karşılık vermeden apartmanın demir kapısını açıp çıkan Kadir’i selamladı. Baş başa kalan iki kadın ayaküstü sohbete başladılar. Berrak, Gülnara ve Aryana Hanım’ı severdi. Önceki gece bulduğu çantadan onlara bahsetmek istese de önce bodrum kata inmenin daha doğru olduğunu düşündü. Aryana Hanım’a selam söylemekle yetindi.
Berrak bodruma inerken yaşadığı tedirginlik ve kapıldığı merak arasında gidip geliyordu. Eskimiş mobilyalar, istenmeyen eşyalar olan geniş bir salon gibiydi bodrum katı. Işığı açıp etrafa bakındı. Buraya kimsenin uğramadığı eşyaların üzerinde biriken toz katmanından anlaşılıyordu. Kasaya benzer bir şey göremedi. Gerçi nasıl bir kasa aradığını da bilmiyordu. Araba lastiklerinin yaslanmış olduğu çürümüş ahşap bir dolap ilişti gözüne.
“Bu dolabın içinden bir kasa çıkarsa çok şaşırırım,” dedi kendi kendine. Dolabı açmak için lastikleri kenara almaya çalışırken etrafa yayılan pis kokudan midesi bulandı. Leş kokusuydu sanki. Öylesi bir heyecana kapılmıştı ki arkasındaki adamı fark etmemişti.
“Yardım ister misin?” dedi adam.
Berrak korkuyla arkasına döndüğünde Metin Bey’in arkasında dikildiğini gördü.
“Siz miydiniz? Korkuttunuz beni,” dedi Berrak nefes nefese. Konuşmaya çalışırken sesi titriyordu.
“Sizi görünce konuşmak istedim ama beni duymadınız ben de arkanızdan geldim. Ama bodruma ineceğinizi tahmin edemedim. Yardıma ihtiyacınız olabilir düşüncesiyle takibe devam ettim. Kusura bakmayın amacım sizi korkutmak değildi.”
“Tamam tamam, sorun yok. Ben bir şeye bakıyordum sadece.”
“Neye bakıyordunuz?”
“Bu dolabı açmaya çalışıyordum ama zor gibi”
“Ne var ki o dolapta? Çürümüş görünüyor. Yıllardır orada durur kimsenin açtığını ya da sahiplendiğini görmedim.”
“Evet, işte ben de onu merak ettim ne işi var bu dolabın burada diye.”
“Durduk yere? Öylece gelip bodrumdaki dolabı mı merak ettiniz?”
Metin Bey kafasını yana eğmiş kısık gözlerle bakıyordu kızın yüzüne. Berrak sıkılmıştı sorgu sualden. Ama belki de bahsetmeliydi anahtardan ve çantadan. Ne de olsa sadece kendisine ait bir şey değildi. Eninde sonunda ne bulduğunu herkese göstermesi gerekecekti. Metin Bey de ona yardımcı olabilirdi.
“Metin Bey, size bir şey söylemem gerekiyor ama diyeceklerim size garip gelebilir.”
“Sizi dinliyorum.”
“Dün benim kapımın önüne siyah bir çanta bırakıldı.”
“Siyah bir çanta mı”
“Evet”
“Eee?”
“İçinde bir anahtar ve bir not vardı”
“Durun tahmin edeyim. Notta, Aç ve Hatırla! mı yazıyordu?”
Berrak gözlerini kocaman açmış şaşkınlıkla adamın yüzüne bakakalmıştı.
“Nasıl bildiniz?”
“Bana da bir çanta bırakmışlar.”
“Size de mi? Yani ben tek değilim. Eee peki sizin çantanızda ne vardı?”
Berrak’ın şaşkınlığı heyecana dönüşmüş, yerinde duramıyordu.
“Dedeme ait eski bir resim. Sizinkinde?”
“Bir anahtar.”
“Nasıl bir anahtar?”
“İşte böyle,” dedi genç kadın ve anahtarı Metin Bey’e uzattı. Adam anahtarı eline alıp gözünün hizasına kadar kaldırdı.
“Çelik kasa anahtarı bu.”
“Evet sanırım öyle”
“Siz kasanın burada olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye soran adam anahtarı genç kadına geri uzattı.
“Olabilir bilmiyorum. Ama bakmazsam çatlardım meraktan.”
“Kasada ne bulacağınızı düşünüyorsunuz?”
“Bilmiyorum.”
Metin Bey, yerdeki lastikleri ayağıyla kenara iterek dolabın içini kontrol etmeyi önerdi. Keskin ve ağır bir koku ortalığı sarmıştı. Dolabın içinden geldiği açıktı. Kapağın üzerinde bir anahtar deliği görünmüyordu. Hafifçe çekince açılan dolaptan çürümüş yumurta ile bozulmuş tavuk etinin kokusunu çağrıştıran koku bodrumu sardı. Halbuki görünürde olan iri bir lağım faresinin ölüsüydü. Metin Bey hızla geri çekilirken Berrak boş dolaba uzaktan baktı, hayal kırıklığıyla omzunu silkti.
“Berrak Hanım, burada bir şey yok. İsterseniz Aryana hanıma bir uğrayın, onun ve yardımcısının bu binada olan biten her şeyden haberi olur.”
Metin Bey gece boyunca çantada bulduğu fotoğrafı düşünüp durmuştu. Annesi Nesrin Hanım’a fotoğrafla ilgili daha fazla soru sormasa da dedesinin ölüm nedeni kafasını kurcalıyordu. Şimdi bir de kasa anahtarı çıkmıştı ortaya. Nesrin Hanım da fotoğraf ortaya çıktığından beri epey sessizleşmiş, Metin’in olayları sorgulamasından korkuyor, tedirginliğini oğluna sezdirmemeye çalışıyordu.
Nesrin hanım o gün öğleden sonra Aryana Hanım’ı ziyaret etmeye karar verdi. Kapı Gülnara evi temizlerken çalındı. Nesrin Hanım geleceğini haber vermemiş, ev terlikleriyle çıkıp gelivermişti.
“Nesrin Hanım hoş geldiniz, içeri buyurun”
“Kusura bakma kızım, habersiz geldim. Aryana Hanım müsait mi?”
“Tabii, kendisine haber vereyim.”
Nesrin Hanım odaya girince, Aryana Hanım gülümsedi. İkisinin gülümsemesinde de bir tedirginlik vardı. Aryana Hanım, Gülnara’dan kahve yapmasını rica etti.
Gülnara kahve bırakmak ve boş bardakları almak için içeri girdikçe konuşmaları kesiliyor, kapı kapanınca odadan hararetli fısıltılar duyuluyordu. Apartmanda da bir hareketlilik vardı ama ne olduğunu çözememişti. Bir süre sonra Nesrin Hanım odadan çıktı, teşekkür edip vedalaştı. Gülnara’nın gözünden Aryana Hanım’ın yüzünün solduğu kaçmamıştı.
***
“Bu bir tesadüf, sadece bir tesadüf o kadar,” diye her adımda içinden tekrarlıyordu Defne. Elinden bırakmadığı siyah çantayla yıllardır yürümediği bir yolu yürüyordu işte. Ne zordu bu eski yolu yalnız yürümek. Elini tutan babasının verdiği güvenden yoksun, buruk, yıllardır içinde taşıdığı ama adını koyamadığı bir duyguyla yürümek. “Utanç,” dedi kendi kendine. “Utanç, hepsi bu. Geri dönmeyecektim. Niye döndüm ki?”
Başını öne eğmiş şapkasıyla yüzünü örtmeye çalışırken sanki etrafından geçenler onu tanıyacakmış gibi korku içinde durdu eski bir dükkânın önünde. Bir elinde kapısının önünde bulduğu siyah bir çanta diğer elinde bir anahtar ile kafasını kaldırıp tabelaya baktı, KARAALİ FOTOĞRAFÇILIK. Tabela eskimiş olsa da hala yerli yerinde duruyordu.
“Hadi bakalım” dedi. Önce eski tip ağır, paslanmış kepengi güç bela kaldırdı. Şimdi içeriyi görebiliyordu. Bakmak istemese de hatıralar camın arkasında kendisini bekliyordu. Anahtarı kapının kilidine isteksizce soktu. Gözlerini kapayıp anahtarı çevirdi. Kapı eski müşteri çanını tıngırdatarak açıldı. O çanla birlikte dükkânın geçmişi Defne’nin zihninde gerçeklik kazandı. Babası karşısındaki masanın arkasında oturmuş bir fotoğraf makinesini kurcalıyordu.
Elinin yüzünün önünde sanki bir dumanı dağıtıyormuş gibi sallayıp içeri girdi ve ardından kapıyı kapatıp kilitledi. Şimdi dükkân yine tozlu eski ve renksizdi. Elindeki çantayı babasının eski masasına bıraktı. Aç ve Hatırla! yazan kâğıt hala üzerindeydi. Çantanın içinden eski bir fotoğraf makinesi çıkartıp masaya bıraktı. Makinenin üzerinde “M” ve “K” harfleri kazınmıştı.
“Memduh Karaali, hatırlayalım bakalım dedeciğim,” dedi. “Neyi hatırlamam gerekiyorsa artık?” Hatırlanması gereken ne vardı? Duvarlarda eski resimler. Boş raflar, eski bir masa. Dedesinden babasına kalan fotoğrafçı dükkânı işte, dahası ne olabilirdi ki? Defne’yi cezbetmiyordu viraneye dönmüş tozlu bu yer. Babası da annesi de çok erken ölmüştü. Annesi ne kadar desteklese de babası istememişti kızının gitmesini. Babasını dinlememişti Defne. Belki yeni bir başlangıç olur umuduyla çocukluğunun geçtiği dairelerine geldiğinde karşılaştığı siyah çantanın ansızın kapısına bırakılması canını sıkmıştı.
“Sen önce aileni terk et, Avrupa’yı keşfe çık sonra tıpış tıpış dön babanın beğenmediğin evine. Aferin Defne, alkışı hak ettin.”
İç sesi söylenirken pişmanlığı, tükenmişliği, utancı, özlemi, şimdiye kadar içinde tutuğu ne varsa gözlerinden yaş olup dökülürken babasının koltuğuna çöküverdi. İstem dışı yumruğunu sıkmıştı. Zor gelmişti İtalya’dan geri dönmek. Paraya sıkışmıştı. Lalezar apartmanındaki daireyi ya da bu dükkânı satabilirim umuduyla çıkıp dönmüştü. İtalya’da usta bir aşçı olup kendi restoranını açma hayali bir otelin yemekhanesinde komi olarak çalışmaktan ileri gidememişti.
“Bu makineyi kim nereden bulduysa, bana nasıl ulaştırdığı ortaya çıkacak nasıl olsa. Bu defa gitmiyorum hiçbir yere,” diye söylendi makinenin üzerine kazınmış harfler üzerinde parmaklarını gezdirirken. Hırsla kalkıp dükkânın iç mekanının fotoğraflarını çekti. Babası bir kenardan onu izliyordu sanki. Hızla kapıyı kapattı. Kepengi indirirken gözlerini yumdu. Lalezar Apartmanına doğru yürümeye koyuldu. Fotoğraf makinesi ve çanta hala elindeydi.
***
Cemil, haftanın en az üç günü akşamdan kalır, kafasında ziller çalarak uyanırdı ancak bu sefer zil sahiden çalıyordu. Sendeleyerek koridoru geçti, kapıyı açtı. Kimse yoktu. Yanlış zile basan bir kurye olmalıydı. Söverek kapıyı kapatıyordu ki pervazın yanındaki siyah çantayı fark etti.
“N’oluyo abi sabah sabah?”
Gürültüye kardeşi de uyanmıştı, normal şartlarda ikisi de öğlene kadar uyurdu. Bu daire onlara apartmanın toprak sahiplerinden olan dedelerinin mirasıydı. Adamcağızın bu iki hayırsızdan başka torunu olmadığı için oturdukları daire dahil İstanbul’un çeşitli yerlerinde toplam on yedi mülkü onlara bırakmıştı. Tam bir İstanbul Beyefendisi olan Tahsin Bey’den sonra evin Cemil ve Suat’a kalmış olması Aryana Hanım’ı memnun etmemişti. Apartmanın arızalı sakinleri bu ikisiydi çünkü.
Cemil zarfı açınca içinden, üzerinde Aç ve Hatırla! yazan bir kâğıt çıktı. Sonra çantayı açtı, onun içinden de saten bir kese çıktı. Cemil söylene söylene keseyi de açtı. Bu sefer içinden çıkan, üzerinde zarif işlemeler olan bronz, köstekli bir saatti. İkisi de şaşkınlıkla saate bakıyordu. Kapağın hemen altındaki minik düğmeye bastığında saatin kapağı açıldı. Kapağın içine Cemil’in anlamadığı bir dilde üç dize işlenmişti.
Quoi qu’il en coûte, nous nous retrouverons,
Même si c’est aussi éphémère qu’une vie de papillon,
Même si des vies doivent être sacrifiées.
“Ne bu şimdi? Tek kelimesini anlamadım.”
“Fransızca bu. Versene.”
“Kırk yılın başı dedemin seni Galatasaray Lisesi’ne göndermesi bir işe yaradı. “
“Ne pahasına olursa olsun, tekrar kavuşacağız, bir kelebeğin ömrü kadar kısa olsa bile, hatta canlar feda edilse bile, gibi bir şeyler yazıyor.”
“Aman işe yaramaz bir şey desene. Kesin biri yanlışlıkla bıraktı.”
“Dur! Kapağın içinde bir kapak daha var.”
Saatin gizli bölmesinden siyah beyaz, katlanarak küçültülmüş bir fotoğraf çıktı. Fötr şapkalı, ince bıyıklı, genç bir adam ile saçları bukleli, boynunda gösterişli bir elmas kolye taşıyan bir genç kadın birbirlerine gülümsüyordu. Kadında bir mahcubiyet vardı.
“Dedem mi o?”
“Vallahi dedem be oğlum! Ama yanındakini tanımıyorum. Ah be Tahsin Dede! Kim bilir ne işler karıştırıyordun? Dedemi de herkes İstanbul beyefendisi zanneder. Hey maşallah az da çapkın değilmiş.”
İkisi de bir kahkaha patlattılar ancak hemen akabinde durgunlaştılar. Çantanın bunca yıl sonra kapılarına bırakılmasının bir sebebi olmalıydı. Saatin ne anlama geldiğini, o kadının kim olduğunu nasıl çözeceklerini kara kara düşünmeye başlamışlardı. O sırada kapı zili duyuldu.
“Haydaa. Bir tane daha mı?” diye kapıya yöneldi Suat. Gelen kapıcı Kadir’di.
“Hayırdır?”
“Merhaba Suat abi, bu akşam toplantı var da onu haber etmeye geldim.”
“Toplantı mı? Nereden çıktı?”
“Birileri kapılara bir çanta mı ne bırakıyormuş. Onu konuşmak istiyorlar.”
“Hadi ya başka dairelere de mi bırakmışlar?”
“Benim bildiğim bir Metin Bey var. Size de mi bıraktılar abi?”
“Toplantıyı kim istedi?”
“Aryana Hanım.”
“Belli, telefonun icadından haberi yok, seni gezdiriyor. Ona da hediye bırakmışlar desene. Neredeymiş toplantı? Kaçta?”
“Akşam saat dokuzda, bodrumda toplanıp konuşalım dendi.”
“Tamam Kadir, sağ ol.”
“Tamam abi geleceğinizi söylüyorum o zaman?”
“Bir de geri bildirim mi istiyor bunak. Söyle söyle geleceğiz. Anlayalım bakalım neymiş bu iş”
Konuşmaları içeriden duyan Cemil sandalyesinde hafifçe doğruldu. Apartman sakinlerinin kapılarına bırakılan esrarengiz siyah çantalarla ilgili toplantının bodrumda yapılacağını öğrenince yüzünde alaycı bir ifade belirdi. Olan biteni oyun gibi görüyordu. Suat dışarı çıkarken arkasından seslendi.
“Desene akşama eğlence var. Biraları getirmeyi unutma.”
***
Lalezar apartmanının görkemli demir kapısı gün batımında tunç rengini alır, son ışık dalgalarıyla yüzünü karartıp akşamın ayazında sertleşir her açıldığında büyük bir can acısıyla gıcırdayarak apartman sakinlerine gelen misafirleri haber verirdi.
O akşam kapının önünde hareketsiz durup güneşin batmasını bekleyen fötr şapkalı siyah paltolu elleri eldivenli bir adam kapıyı sanki huyunu biliyormuş gibi sessizce açarak içeri süzüldü. Önünde durduğu dairenin ziline basmadan cebinden bir mendil çıkartıp diğer eliyle mendile kendi hazırladığı karışımı koyduğu şişeden sıkarken belli belirsiz bir şarkı mırıldanıyordu. Zile bastı, kadın kapıyı açtığında şapkasının yüzünü kamufle etmesi için başını önüne eğdi.
“Buyurun, kimsiniz?” diye sordu kadın.
“Aryana Hanım’ın siparişlerini getirdim,” dedi adam.
“Ne sip…”
Kadın sözünü tamamlayamadan adam bir anda elindeki mendili kadının yüzüne bastırıp onu yakalamış diğer eliyle ensesinden bastırarak bilincini yitiren kurbanını yere yatırmıştı.
“Seni ilgilendirmediği için şanslısın…”
Aryana Hanım salonda oturmuş yemeğin hazır olmasını bekliyordu, kapının çaldığını bile duymamıştı. Salondan içeri giren adamı gördüğünde önce şaşırdı sonra içini büyük bir korku kapladı. Adam bir elinde mendil diğer elinde bıçak ile kendisine doğru yaklaşıp bir adım ötesinde durdu.
Kinayeyle gülümseyerek, “Merhaba, Aryana Hanım. Pardon yoksa Madam Adeline mi demeliyim?” diye sordu.
“Kadir? Kadir!” diye seslendi Aryana Hanım gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Adamın yüzüne baktıkça kalbi hançerleniyor gibi hissediyordu.
“Büyükannem beni tanıyacağını düşünmüştü ama yanılmış.”
Adam etrafına bakındı bulduğu bir sandalyeyi yaşlı kadının tam karşısına koyup oturdu.
“Tes yeux sont émeraude, tes lèvres sont rubis, mon beau papillon,”dedi adam tekrar. Ne pahasına olursa olsun, tekrar kavuşacağız, bir kelebeğin ömrü kadar kısa olsa bile, hatta canlar feda edilse bile
“Ne güzel değil mi? Bunun gibi kaç şiir yazdı sana? Her şiir kaç cana mal oldu? Bu bina? Bu ev, nelerin üzerine kuruldu Madam Adeline?”
“Neler söylüyorsun bunları nereden biliyorsun?”
“Gözlerime bak Madam Adeline, yüzüme bak. Tanıdık geldi mi? Hayır mı? Al bu hafızanı tazeler belki” diyerek bir fotoğraf çıkartıp yaşlı kadına verdi.
Aryana hanımın gözünden, fotoğrafta karşısındaki adamı ve yanında duran kadını görünce yaşlar boşalmaya başladı.
“Pilon…” diyebildi fısıldar gibi, “Sen? Sen kimsin? Pilon nerde?”
Adam başını kaldırıp ona baktı. Ayağa kalktı şapkasını çıkarıp kadını önünde eğilerek selamladı. Eğildiği yerden kadının yüzüne sırıtarak bakıyordu.
“Theodor Harvey Gratien, efendim! Pilon’un torunuyum.”
Aryana Hanım, “Torunu mu? Sen Pilon’un torunu musun?” diye sorarken güçlükle nefes alıyordu.
“Gülanara? Gülanara nerede?”
“Kapıyı açan kadın mı? O’nu merak etmeyin Madam Adeline. O kim olduğunuzdan habersiz huzurlu bir uykuya dalmış durumda. Yakında uyanır. Kim bilir ona da ne yalanlar anlattınız?”
“Ne istiyorsun?”
“Ben mi? Ben bir şey istemiyorum ama annem, ah işte annem ölmenizi istiyor. Ölmeden önce de ondan çaldıklarını geri vermenizi, ızdırap çekmenizi, ne kadar sefil bir kalbinin olduğunu sizi tanıyan herkesin bilmesini istiyor. Sizi tanıyan herkes de bu apartman sakinleri demek oluyor sanırım. Ha bir de kemiklerinizin nerede çürüdüğünü kimse bilmesin istiyor.”
Aryana Hanım gözyaşları içinde, “Olamaz! O hayatta mı? Pilon hayatta mı?” diye sordu.
“Ölmesini istiyordunuz değil mi? Sizin gibi melek yüzlü yaşlı bir hanımefendiyi görenler kalbinin ne kadar karanlık olduğunu tahmin bile edemezler. Ben biliyorum ama. Evet Pilon sapasağlam hayatta. Ama siz, onu görecek kadar yaşamayacaksınız. Kasanın anahtarından, babanızı nasıl öldürdüğünüzden, ardında bıraktığınız hazineden ve hazineyi bilen Pilon ortaya çıkmasın diye attığınız iftiralardan herkesin haberi var artık. Büyükannemin gözü asla hazinede olmadı, babasının yasını tuttu ama siz… Siz para için babanızın ölümüne göz yumdunuz, kız kardeşinize iftira attınız. Bu daireyi alabilmek, o kasanın anahtarını bulabilmek için yıllarca beklediniz ama bulamadınız değil mi? Çünkü babanız anahtarı size değil, Pilon’a vermişti O bile size güvenmiyordu. Şimdi sadece aciz, yaşlı bir kadınsınız. Elleriniz kan, kalbiniz pas içerisinde öleceksiniz.”
Adam konuştukça Madam Adeline titriyor, ağlıyor, kıvranıyordu. Dudaklarından sadece “Pilon, benim güzel Pilon’um,” sözleri dökülüyordu.
“İtiraf zamanı! Apartman sakinleri toplandı teşrif etmenizi bekliyorlar. Ama gitmeden önce size birkaç sorum var.”
“Çantaları herkesin kapısına sen bıraktın.”
“Evet, Hediyemi beğendiniz mi? Keşke Broşu gördüğünüzde yüzünüzün ne hal aldığını görebilseydim.”
“Hazineden herkesin haberinin olmasına sen izin verdin.”
“Kesinlikle. Merak etmeyin anahtar ellerinde ama kasanın yerini sadece biz biliyoruz.”
“Babamın ölümünü biliyorlar mı?”
“Şimdiye kadar çözmüşsünüzdür. Kocanız olacak, rahmetli Harun Bey… A, bu arada kocanız eceliyle mi öldü yoksa onu da siz mi öldürdünüz? Neyse, boş verin, küçük bir detay. Kocanız binayı tasarlayan mühendisti. Hırsına yenik düşmüştü. Hazineden haberi oldu, size ve anneme yanaştı; annemden yüz bulamadı ama siz Harun Bey’in gözündeki hırsı görünce onu kullanmaya karar verdiniz. Hazineyi paylaşmak istemediniz. Babanızı kocanıza öldürttünüz. Ah altın! O kasa ne kadar büyük? Görmedim bile. Büyükannem, kasaya yaklaşırsam lanetleneceğimi söyledi. İştahım kabarmıyor diyemem.”
“Pilon’u görebilir miyim?”
“Neden? Yarım kalan bir işiniz mi var? Asla göremeyeceksiniz!”
“Peki Çantalar? Komşulara bıraktığın çantalarda ne var?”
“Kanlı sırlarınızı toprağa gömebileceğinizi mi sandınız? Merak etmeyin, bütün bu planlarda yalnız olmadığınızı biliyorum. Mesela Cemil Bey, saatin içindeki resme ulaştıysa, dedesinin sizinle olan fotoğrafını gördüğünde ne düşünecek dersiniz? Ne üçgen ama! Siz, Tahsin Bey ve kocanız. Hepsini çözebilmiş değilim. Şimdi, altından haberi olan herkesi bir şekilde öldürdünüz. Bu binanın inşaatında, arazi kazılırken bulunan tarihi eserlerin bir kısmını İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne bağışladınız. Ama altınlara kıyamadınız. Babanız altınları da bağışlayacaktı. Cemil Bey’in dedesi de paragözdü. Altından haberi oldu elbette. Çözemediğim tek bir şey var; beni aydınlatırsanız sevinirim.”
Lalezar Apartmanı sakinlerinin Aryana olarak bildikleri Madam Adeline ağlamaklı gözlerine adama dikti soruyu bekler gibi başını salladı
“Saat,” dedi Theodor. “Annem sakladığınız her şeyi aldı, saati ve o zavallı adamcağızdan zorla alıp el koyduğunuz fotoğrafları ve fotoğraf makinesini aldı. Eserleri bulduğunuzda fotoğrafçı fotoğraflarını çekmişti. Adam bir sanatçıydı, elbette ki tarihi eserlerin tamamının güvende olmasını isteyecekti. Eksik teslim ettiğinizi anladı. Fotoğraflarla gelip sizden hesap sordu değil mi? Ama yanlış kişiye çatmıştı, katil olduğunuzu bilemedi, adı neydi, Memduh Karaali? Çektiği tüm fotoğraflara el koyup adamı zehirlediniz. Ama annem hepsini buldu, saati bile.”
“Ve diğer kasanın anahtarını da…”
“Başka bir kasa daha mı? Bu evde mi?”
“Evet”
“O kasa nerede?”
“Yatak odamda bir kasa mevcut. Anahtarı Pilondaydı, bu sebeple ben açamadım. Meğer gitmeden evvel açmış, içindekileri almış. Broşum, birkaç eski fotoğraf, babamın hediyesi saatim, bir de o eski fotoğraf makinesi… Hatta şimdi hatırlayamadığım daha nice şey vardı içinde. Aldığını hiç düşünmemiştim. Ortadan kaybolunca içten içe memnun olmuştum. Kurtulduğumu sanmıştım. Lâkin ne bir gece huzurla uyuyabildim ne de içimdeki sıkıntıyı bastırabildim. Bir gün çıkıp geleceğini hep hissettim. Bekledim. Pilon’u tekrar göreceğim, ellerini tutup af dileyeceğim o günü bekledim.”
“Saçma!” diye bağırarak ayağa kalktı adam sandalyesini devirerek.
“Sen özlem, sevgi, aile nedir bilmezsin. Beklediysen öldürtmek için beklemişsindir. Saat ile ne yapıyordun?”
“Cemil beyin dedesi ile görüşüyorduk. Tahsin beyle…Görüşmek istediğim zamanı saatte ayarlayıp saati durduruyordum ve evinin kapısına asıp zile basıyordum. O da vakit geldiğinde benim evime geliyordu.”
“Ne kadar romantik. O fotoğraftaki kadın sendin ama kimsenin senin gençlik halini bildiği yok.”
“Evet bendim”
“Tahsin Bey ile ne planlıyordunuz?”
“Severdim onu… evet, itiraf ediyorum, kalbim ona aitti. Ama ondan bir beklentim olmadı hiç. Zaten evliydim. Öyle bir şey mümkün değildi. Aramızdaki, yalnızca birkaç masum görüşmeydi, hepsi bu. Oysa o, hep daha fazlasını istedi. Sürekli kulağıma fısıldardı: ‘Sen onunla değil, benimle mutlu olurdun,’ derdi. Başta sadece benim belirlediğim zamanlarda gelirdi. Ziyaretlerini kontrol edebiliyordum. Ama sonra… Sonra ipin ucu kaçtı. Ne zaman geleceği belli olmaz oldu. Kocam da anlamaya başladı tabii.”
Yaşlı kadın başını iki yana sallayıp önüne eğdi.
“Ya inşaatta çatıdan düştü dediğiniz adam? Onun günahı neydi? Neyse, cevabını biliyorum: Eserleri gördü. Siz bir kere öldürmeye başlayınca durmadınız, adamı çatıdan aşağı attınız. Harun Bey nasıl bu kadar ileri gitti? Siz burada planları yaptınız, o da sizin planlarınızı sanki özel kiralık katilinizmiş gibi tek tek uyguladı, öyle mi? Soğukkanlı bir katil gibi. Merak etmeyin, katillerin resimleri torununa ulaştı.”
“Harun… ah, Harun pek hırslıydı. Vallahi, içimde hep bir ürperti olurdu onun yanındayken. Kimin hazineden haberi olsa, onun gözü olurdu üstünde. Yalnız gezmezdi, hep adamları olurdu etrafında. Suskun, soğuk bakışlı tiplerdi. Ne dese, harfiyen yaparlardı. O zavallı duvar ustasını da… O çatıdan atanlar, işte onlardı. Ben gözümle görmedim ama. Herkes öyle der. Kasadaki anahtar…”
“Zamanın doldu,” dedi Kadir ve bıçağıyla Madam Adeline’nin boğazını kesiverdi. Yaşlı kadının başı gözünden yaşlar, boğazından kanlar boşalarak önüne düştü.
Kadir bir an dahi tereddüt etmeden Aryana Hanım’ın sol elini kesip bir poşete koydu.
“Sanırım oy vermen için bu yeterli olur,” diye mırıldandı.
***
Apartman sakinlerinden bodruma ilk inen Berrak’tı. O eski dolabın önünde dikilmiş beklerken bodruma sinmiş kesif kokudan korunmak için burnuna kolonyalı bir mendil tutuyordu. Ardından Defne geldi. Elinde fotoğraf makinesi vardı. Modern zamanın örselendiği İstanbul’da pek çok apartmanda olduğu gibi Lalezar Apartmanı’nda konu komşunun samimiyeti yoktu. İki yabancıymış gibi selamlaştılar. Cemil ve Suat gelince ortalık hareketlendi.
“Merhabalar bayanlar diye giriş yaptı,” Cemil.
“Merhaba,” dedi Defne, aynı şekilde Berrak da selamladı.
“Eee siz de neler var? Biz de bu saat var bir de Aç ve Hatırla! yazan bir not.
“Bende bir fotoğraf makinesi var,” dedi Defne.
“Bana anahtar bıraktılar,” dedi Berrak.
“Anahtar mı? Ne anahtarı?” diye sordu Suat
“Kasa anahtarı olduğunu düşünüyoruz?”
“Düşünüyor musunuz? Kiminle düşünüyorsunuz?”
“Metin Bey,” dedi Berrak. “Gelir birazdan. Burada gizlenmiş bir kasa olduğunu düşünüyoruz”
“Haydaa ne kasası yahu?”
“Merhaba” diye ağır adımlarla geldi Metin Bey.
“Metin Bey, sizin çantadan ne çıktı? Umarım yiyecek bir şeylerdir?” dedi Cemil
“Yok eski bir fotoğraf,” dedi herkesi başıyla selamlayarak.
“Yahu bu Kadir nerde, sandalye ve masa ayarlasaydık bari böyle ayakta mı konuşacağız?” diye sordu Suat.
“Oturacak kadar kalmayacağız” dedi arkalarından bir ses. Grup dönüp baktığında karşılarında şık giyinmiş bir kadın ve hiç görmedikleri haliyle Kadir duruyordu.
“Kadir? Sen misin? Hayırdır?”
“Birazdan anlarsınız Metin Bey,” dedi gruba yaklaşarak, arkasında yaşlı bir kadın duruyordu.
“Sizleri büyükannemle tanıştırayım, Papillion Graten”
“Papillion Graten mi?” dedi Berrak şaşkınlıkla “Senin adın Kadir, değil mi?”
“Ne oyun dönüyor burada” diye ileri çıktı Suat.
“Biraz daha bekleyelim. İhtiyar henüz gelmedi O bir açıklama yapar herhalde,” dedi Cemil.
“İhtiyar katılamayacak beyler, istirahat ediyor. O’nun yerine biz buradayız.”
“Siz kimsiniz?” diye atıldı Defne “Kapıcı olduğunu sanıyorduk ama belli ki değilsin”
“Ben Theodor Harwey Graten,” dedi Kadir. O mahcup, ezik Kadir gitmiş sinsi gülümsemesiyle bambaşka biri olmuştu şimdi.
“Aryana hanımın, asıl adı Adeline’dir. Büyükannemin on iki yaş büyük ablasıdır. Binadaki tüm hakları artık Madam Papillion’a aittir.”
“Ne saçmalıyor bu?” dedi Metin Bey sinirle.
“Evet! Aryana benim kardeşimdir,” dedi Pilon durduğu yerden sesi sert ve otoriterdi. “Kapınıza bırakılan çantaları size ben gönderdim. Yıllarca bu binada neler olup bittiğini bilmeden oturdunuz.”
Kadın grubun etrafında yürümeye başladı. Bir yandan da anlatıyordu. “Sizin deyiminizle Aryana ve kocası katildir. Babasını ve sizlerin dedelerini para hırsı yüzünden kocası ile birlikte işledi cinayetleri.”
“Ne?” diye atıldı Defne. “Nasıl yani?”
Kadın torununun yanına geldiğinde durup bir anahtar çıkardı ve oğluna uzattı. Anahtarı alan Theodor eski dolaba doğru yöneldi.
“Biriniz bana yardım etsin,” dedi genç adam.
Cemil ve Suat ne olduğunu anlamaya çalışırken beraber dolabı çekmeye koyuldular. Eski dolap çok ağırdı ama üç kişi için kolaydı. Dolabın arkasından ne çıkacağını merakla bekledi diğerleri. Ama bir şey yoktu. Theodor Harwey Graten yerden aldığı büyük bir çekiçle duvara vurmaya başladı. Öyle sert değildi. Sanki alçıyla sıvanmış incecik bir kapak gibiydi. Vurdukça dökülen yıkıntıların ardından bir metalin sesi duyuldu. Cemil ve Suat da dayanamayıp elleriyle yardım edip metali ortaya çıkardılar. Karşılarında büyük bir kasa kapısı duruyordu. Nerdeyse Theodor Harwey Graten ‘in boyunu aşıyordu kapı. Kasanın arkası duvara gömülmüştü.
“Şimdi” dedi bayan Pilon ciddiyetle. “Genç Hanım diğer anahtarı vermenizi rica ediyorum” diyerek Berrak’a döndü.
Berrak şaşkınlık içerisinde hemen denileni yaparak anahtarı Theodor’a verdi.
Theodor iki anahtarı da kasanın deliklerine sokup çevirdi. Kasanın kapısını nihayet açılmıştı. Adım adım geri çekilirken yüzü gülüyordu. Herkes şaşkınlık içinde kasanın içine bakıyordu. Kasa ağzına kadar altın para, külçe, kolyeler, yüzüklerle doluydu. Hepsi tarihi eserdi.
“Şimdi,” dedi Pilon, “Bu eserler binanın inşaatında bulunan tarihi eserler olup dedelerinizin ölmesine sebep olan kanlı bir mirastır. Burada hepimiz tarihe şahitlik ediyoruz.”
“Vaaaaaoov,” diye çığlık attı Suat. “Zengin olduk!”
Aynı anda bir silah çıkartıp havaya kaldırdı Theodor, “Herkes sakin olsun!”
“Merak etmeyin sadece tedbir amaçlı,” diye araya girdi Pilon. Telefonunu çıkarıp bir numara tuşlayıp kulağına götürdü. “Kasayı açtık, gelebilirsiniz,” dedi.
Birkaç dakika sonra koyu takım elbiseli üç adam geldi.
“Bu beyler müzeden geliyor, eserleri müzeye götürmekle sorumlular,” dedi Pilon” Bir dakika, Theodor! Kim bu adamlar, müze görevlileri nerede?”
“Planlarda ufak bir değişiklik oldu büyükanne.”
“Ne değişikliği? Saçmalama Theo ben bu altınları istemiyorum.”
“Sen istemiyorsun ama ben istiyorum. Bir yıldır bu adamlara hizmet ediyorum, senin planını uyguluyorum Lalezar Apartmanında. Bu da benim hakkım.”
“Neymiş senin hakkın?” diye araya girdi Metin Bey.
“Altınlar tabii ki. Altınları ben alıyorum.”
“Saçmalık bu, sen kim oluyorsun? Hem madem altınları istiyordun, yerini de biliyorsun gelip alsaydın niye topladın bizi buraya?” diye çıkıştı Suat.
“Haklısın.”
Theodor silahı ona doğru çevirip düşünmeden ateşledi. Suat göğsüne isabet eden kurşunla yere yığıldı. Silahın patlaması bodrumda top patlamış gibi bir yankı uyandırınca herkes korkudan çığlıklarla kaçmak için kapıya yöneldi ama kapıda bekleyen 3 silahlı adamı görünce durdular. Metin Bey adamın üstüne atlamak istedi ama silah tekrar patladı. Başına isabet eden kurşunla Theodor’un üstüne devrildi.
Cemil, Suat’ın cansız bedenine sarılmış, “Yardım edin, ambulans çağırın!” diye ağlamaya başlamıştı. Şoka girmişti. Berrak, Defne’ye sarılmış şekilde yerdeydi. Pilon ise hareketsiz bir şekilde ayakta durup torununu izliyordu.
“Başka isteyen var mı? Sizin canınız Aryana’nın canından daha mı değerli sanıyorsunuz? Şimdi herkes olduğu yerde kalsın.” diyerek Aryana’nın kesilmiş elini önlerine attı.
“Theodor!” dedi Pilon.
“Üzgünüm büyükanne, bu kadar altını göz göre göre bırakamam. Diğer anahtarı da bana verseydin bunların hiçbirine gerek olmayacaktı.”
“Acele edin! Doldurun şu valizleri,” diye bağırdı gelen adamlara. Adamlar çantaları doldurmaya koyuldular.
“Büyükanne sen benimle geliyorsun,” adamlardan birine kalması için bir işaret yaptı.
“Hoşça kalın Lalezar sakinleri,” dedi Theodor. Kapıdan çıkarken 3 el silah sesi duyuldu.

