Gitmek mi zor, Kalmak mı zor?
Hüsniye Nine, elinden hiç düşürmediği biberonu aşağı yukarı hareket ettirerek, “Kınalı kuzum, karnın mı acıktı? Dur, sana sütünü vereyim.” dedi. İçinde kaybolduğu hayal dünyasında kuzusunu doyurduktan sonra, “Ağlama kuzum, acıklı acıklı meleyip de benim ciğerimi dağlama! Bakarsın gene gelirim, seni de götürürüm!” dedi.
Bakıcısı alışmıştı Hüsniye Ninenin insanın içini burkan hallerine. Yaşlı kadına dediklerini anlamayacağını bile bile seslendi.
“Yine eskilere daldın ya… Hani anlatmıştın, Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelirken annen ölmüş. Sen de kendi ellerinle büyüttüğün o kuzuyu arkanda bırakmak zorunda kalmışsın. O kadar acıklı meleşmiş ki hâlâ kulağından gitmiyor sesi. Ahırdaki ineğini, koyunlarını, evini barkını bırakmışsın ama o kuzunun meleyişi içine işlemiş. Yüreğindeki o sızı da hiç dinmemiş…”
Vedalar hep buruktur. Can yakar, yürek acıtır, zihinsel yıkıntılar bırakır. Bulgar’ın zulmü dayanılmaz olmuştu. Evlerine, tarlalarına ve hayvanlarına devlet el koymuş, kendi işlerinde ırgat olmuşlardı. Fakat zalimlikte sınır tanımayan komünist rejim, zorla Müslüman isimlerini değiştirmeye başlamıştı.
1950 yılında iki devlet arasındaki anlaşmaların neticesinde Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye göç etmesi onaylanmıştı. Fakat Bulgaristan anlaşmaya uymayarak Türklerin evlerini ve mal varlıklarını satmalarına müsaade etmemiş, sadece birkaç gün içinde ülkeyi terk edenlere pasaport vermişti. Artık geri dönüş yoktu.
Yıllardır yurt bildikleri topraklar onlara dar edilmişti. Kalplerinde büyük bir korku ve hüzünle koyunlarını, kuzularını son kez okşadılar. Hayvanları sadece birer geçim kaynağı değil, nesiller boyu alın teri dökülerek büyütülen, ailenin birer parçasıydı. Ayrılığın gelip çattığı o an, dilsiz varlıkların gözlerindeki şaşkınlık ve masumiyet göçün acısını katlamıştı. Evlerini barklarını bir duayla geride bırakmışlardı.
Hüsniye de onlardan biriydi. Onun en büyük acısı, koyunlarını ve kuzularını geride bırakmaktı; onları birer evlat gibi kendi elleriyle beslemiş, büyütmüştü. Hayvanlarıyla farklı bir bağ kurmuştu. Koyunlar onun ahıra doğru yola çıktığını bile bilir, hemen kapıya gelirlerdi.
“Keşke sert mizaçlı, katı kalpli olsaydım. Belki o zaman güzellerimden ayrılmak bu kadar zor olmazdı.” diye geçti aklından.
Son bir kez, ahırın kapısında durdu. Bacaklarına sürtünen, ürkek gözlerle kendisine bakan o küçük kuzuya uzandı eli. Kuzucuk zayıf doğmuştu ve Hüsniye onu kendi elleriyle, geceler boyu uyumayarak beslemişti. Hüsniye göç ettikten sonra yavrucağa süt verecek kimsesi kalmayacaktı. Kızın gözleri doldu ama ağlayamadı. Başını kuzuya yaklaştırdı, usulca fısıldadı.
“Kuzum… Benim ak tüylü kuzum. Bizi ayırıyorlar. Kurban olam sana, sen bensiz kalacaksın, ben de sensiz. Bakarsın bir gün gene kavuşuruz.” diye fısıldadı.
Sözleri bir annenin çocuğuna söylediği son ninnisini andırıyor; hem teselli hem de tarifsiz bir acı barındırıyordu.
Hüsniye duvarda asılı duran eski bir fotoğrafı çantasına koydu. Kendisinin ve çocukların birkaç parça eşyasını bavula doldurarak dışarı çıktı. Kalbi sıkışıyor, nefesi daralıyordu. Bahçedeki dut ağacının altına oturdu.
“Acaba ata topraklarını, baba ocağını bırakıp gitmekle doğru mu yapıyoruz ki?” diye düşündü.
Kocası iki ay önce devlete karşı gelme suçuyla alıp götürülmüş, bir hafta sonra cenazesini getirmişlerdi.
Çocuklarını milletine ve dinine bağlı, hoşgörülü, iyi insanlar olarak yetiştirmek için buralardan gitmeye mecburdu. Kararı kesindi.
Oturduğu yerden doğruldu ve her köşesi anılarla dolu evine son bir kez baktı. Yuvalarından ayrılışları yürekleri dağlayan bir vedaydı.
Göç kervanına katılma zamanı gelmişti. Sırtında küçük bir bohça, kalbinde ise onca yıllık yaşamın ağırlığı vardı. Geriye dönüp son bir kez baktı. Evin bacası tütmüyordu. Dut ağacının gölgesinde, bir başına kalakalan kuzusunun masum bakışları en az onunkiler kadar hüzünlüydü.
Sınır kapısına doğru yürürken, elinde tuttuğu biberonun soğukluğu, yüreğindeki yangını söndüreceğine değil, harlıyordu. O gün, Hüsniye Bulgaristan’da hayatından koparılmanın verdiği acıyla biberonu elinde, ondan medet umarcasına sıktı, sıktı…
Türkiye’ye varış ne yazık ki onlara hemen huzur getirmedi. Yeni bir vatana gelmişlerdi ama yabancıydılar. Bulgaristan’da bıraktıkları düzen, mal ve mülk burada hiçbir şey ifade etmiyordu. Her şeye sıfırdan başlamak zorundaydılar. O bereketli topraklardan, yılların emeğiyle kurulan düzenlerinden sonra bir anda her şeylerini kaybetmiş olmanın verdiği çaresizlik yarenleri olmuştu.
Türkiye, her ne kadar ana vatanları olsa da, doğup büyüdükleri topraklardan kopuşlarının acısı yıllarca dinmedi. Bulgar göçmenlerin diline pelesenk olan “Koyunları, kuzuları bıraktık geldik.” sözü, çektikleri acıların simgesi olmuştu. Yaşadıkları, yeni vatanlarına adapte olmaya çalışırken kalan hayatlarına duydukları dinmez özlemin hikayesiydi.
Hüsniye Nine, demans ve yaşlılığın iyice kendini hissettirdiği günlerde iç dünyasında geçmişte ve Bulgaristan’daki köyünde yaşıyordu.
Türkiye’ye, Anavatana geldiğinde Bursa’da bir tekstil fabrikasında işe girmiş, daha sonraları bebek eşyaları satan bir mağaza açmıştı. Fazla konuşmazdı. Günde on iki saat çalışır, boş zamanlarında sokak hayvanlarına mama götürür ve onlarla ilgilenirdi. En büyük hayali olan Bulgaristan’daki köyünü bir daha ziyaret etme imkanını bulamamıştı.
Demans hastalığına tutulunca zihninde biriktirdiği tecrübeleri ve anıları silinmişti. Sadece Bulgaristan’dan ayrılırken biberonla beslediği kuzusu kalmıştı geriye. Diğer bir boyutta zamanını onu beslemek ve onunla konuşmakla geçirir olmuştu.
Gönül coğrafyası ikiye bölünen Hüsniye Nine için haziran sıcağında keder yüklü bir veda gerçekleşti.
1998 yılıydı… Haziran güneşi Bursa’nın o yemyeşil, bereketli toprağını yakarken Hüsniye Nine bu diyardan göçmeye hazırlanıyordu.
Ellerini kuzusunu kucağına alıyormuş gibi hareket ettirdi, gücü kalmadığı halde yerinden doğrulmaya çalışarak hayali biberonu eline aldı.
“Al benim ak tüylü kuzum, bak sütünü getirdim. Karnını iyice doyur. Ben öte dünyaya gidiyorum. Hadi, Allaha ısmarladık.” diyerek hayata gözlerini yumdu. Yüzünde huzura kavuştuğunu anlatan bir ifade vardı.
Şaziye İnceler Ekici
Editör: Özlem Abut Otluoğlu / Redaktör: Gülnihal Özmen


Can yakan bir veda. Huzurlu bir kavuşmayla devam etmiş. Kaleminize sağlık Şaziye hanım.
Çok etkilendim. Özellikle Hüsniye ninenin demand olması.
Önce vatanını bırakmak zorunda kalması, sonra çok sevdiği kuzularından uzakta kalması ve o kadar çalışıp sonunda bu şekilde bir ölüm gerçekten çok acı. Hikayeniz çok akıcı Şaziye hanım kaleminize sağlık.
Oykunuz beni mübadele dönemlerine götürdü. Yaşanmış bir hikaye çok güzel kurgulanmış yüreğinize sağlık.
Benim babaanne tarafımda Bulgaristan göçmeni. Henüz çocuk yaşta gelmişler. Büyüknenem hep özlemle anlatırdı oraları. Bir dede tarafım Yunanistan, bir dedem Romanya göçmeni. Bir anda onların neler yaşamış olduklarını düşündüm ve istemsizce gözyaşlarımın aktığını farkettim. Yüreğinize, kaleminize sağlık Şaziye hanımcığım, çok etkileyici bir öykü olmuş. 👏🏼🤗
Her veda keder oluyor insana onun için kimse arkana bakma desede gün geliyor kendini belli ediyor kaleminize sağlık şaziye hanim
Kaleminize sağlık. Göç hikâyeleri hep hüzünlüdür, sizin anlattığınız güzel öykü gibi.
Kaleminize emeğinize sağlık Şaziye Hanımcığım 🙏 ben de Makedonya göçmeniyim . Zamanında benzer bir hikaye ile ailem de Yugoslavya’dan Türkiye’ye gelmişler. Öykünüz beni oralara götürdü
Kaleminize sağlık yüreğinize sağlık Şaziye hocam…Yazma alanında da başarılı çalışmalarınızın devamını diliyorum…
Tarihte zorunlu göçler, savaşlar hep olmuş, Yunanistan da, Balkanlar da, Kafkasyada, savaş ve zulüm hala bildiğimiz, bilmediğimiz bir yerlerde devam ediyor, maalesef.
Kaleminize sağlik
Şaziye Hanım kaleminize sağlık. Yüreğime dokundu bu hikaye. Okurken hikayeniz Makedonya’dan göç eden babaannem ve onun hep durgun ve mahsun hali geldi gözümün önüne. Vatanı bildiği doğum büyüdüğü yerlerden göç etmek zorunda kalanlar hep bir eksik hep bir yarım oluyorlar maalesef.
Bağrımızda uykuya yatan, beynimizde gizli odalara saklanmış sırların üzeri kilitlenmiş, yüreğimizde hasret özlem acı koparılmış istenmemiş yok sayılmış duygular cirit atıyor. Anlatılanlar kadar unutulanlar da var. Yaşamın işgalcileri kötüleri gaddarları her zaman döngüsü içinde var ve var olmaya devam edecek maalesef. Cehennem boş bütün suçlular burada. Kaleminize sağlık.
İçinde kurgu olmasıyla beraber gerçek bir hikayeden etkilenerek yazdığım bir öykü! 1950 yılı göçünde “arkamdan koyunlarım meledi, kaldı” diye anlatan bir nineden dinlemiştim. Yüreklendiren yorumlarınız için çok teşekkür ederim.
Şaziye hanım çok etkileyici bir öykü.Annem de göçmen çocuğu hem annesi,hem babası göçmen.Kimbilir belki de o nesillerin çektiği acı DNA larımda gizlidir.O nedenle bu kadar üzmüştür beni yazınız.Fakat çok etkilendim.İyi ki yazmışsınız.Yoksa kaybolmuş bir anı olacaktı Teşekkürler.
Kaleminize sağlık yüreğinize sağlık Şaziye hocam…Yazma alanında da başarılı çalışmalarınızın devamını diliyorum…
Benzer öyküler dinledim Kafkasya’dan göçmek zorunda kalan atalarımdan. Zihin genetiğimizde saklı bu acılar. Çok güzel bir öykü.
Yüreğinize sağlık.
Çok hüzünlü yürek acıtan bir veda olmuş . Kaleminiz daim olsun . Tebrikler .
Çok hüzünlü yürek acıtan bir veda olmuş . Kaleminiz daim olsun . Tebrikler . Şaziye hocam . Yolunuz açık olsun .
Kaleminize sağlık