Aydınlık Sonsuzluğa Yürürken
Karanlık. Sessiz bir karanlık. Neden her taraf bu kadar sessiz ve karanlık? Gözlerim mi kapalı? Hayır, gözlerimi açtım. Mavi bir ay var gökyüzünde, mavi ve etrafı kırmızı bir hareyle çevrili. İlginç geldi bana. Hava çok ama çok sıcak. Verandadaki divana uzanmış yatıyorum. Değişik bir yağ kokusu geliyor burnuma. Önce ne ve neden olduğunu anlamıyorum ama rüzgâr hafif hafif esmeye başlayınca kokuya rağmen uyuyorum. Uyuyor muyum? Birtakım sesler duyuyorum. Sesler mi, haykırışlar mı, rüya mı, gerçek mi bilemiyorum. Kafam çok karışık. Karanlığın içinde çakan şimşekler var. Şimdiye kadar görmediğim renklerde çakıyorlar. Hamam böceğinin kara gövdesi, ezilmiş üzümlerdeki kurtlar var. Neler oluyor?
Kalkmalıyım, kalkmalı ve bu karanlığa bir son vermeliyim. Şimşekler bitti. Yağmursuz ve isimsiz renklerde şimşekler. Gökyüzü nerede? Ya yıldızlar ya ay? Karanlık ve sessizlik. Sadece tek bir ses duyuyorum. Yok, sıradan bir ses değil, ritmik bir ses. Biri şarkı söylüyor sanki ama şarkı değil, anlamını bilmediğim ama yabancı olmayan bir dilde. Kalkıp bakmak istiyorum. Olamaz, kımıldayamıyorum. Sesin dışında sadece karanlık. Birden ortalık aydınlanıyor. Ben tuhaf yağ kokulu bir somyada dümdüz yatıyorum. Ama yatan bensem gören ben kimim? Yok, olamaz. Anladığım şeyse çok korkmalı hatta dehşete kapılmalıyım. Oysa çok hafiflemiş ve çok mutlu hissediyorum.
Bazı vedalar hüzünlüdür ama bazıları görevi tamamlamış olmanın huzuru ve mutluluğunu verir ki bu hiçbir duyguyla kıyaslanamaz. Veda ve yolculuk zamanı.
Kim konuştu? Tanıdık bir ses, çok eskilerde kalmış bir ses. Özlediğim bir ses. Anne, sen misin? Ne kadar güzelsin, aynı çocukluğumdaki gibi, genç ve güzel. Genç, güzel ve hayat dolu, hem de her şeye rağmen hayat dolu, yediğin darbelere rağmen hayat dolu. Saçların o zamanki gibi kıvırcık ve gür. Kasabaya geldiğinde herkes seni görmeye gelirdi. Hep takım; döpiyes giyerdin. Saçlarının bukleleri, açık kırmızı rujun, iğne topuklu pabuçların ve küçük, narin ellerin, ojeli tırnakların.
Pilli bir pikap getirmiştin bir gelişinde. Suat Sayın’ın en son plağını koyup çalmıştın, Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar. Moralinin en bozuk olduğu zaman bile pikaba bir plak koyar oynardın. Avaremu. Ne güzel dans ederdin bu Hint şarkısıyla! Anjelik marka krem sürmüştün bir keresinde, nasıl da güzel kokuyordun. Sen gittiğinde bizde kalan elbiseni koklardım, ana kokusu diye. Her bayram arifesi gelmeyeceğinden korkarak beklerdim seni. Kar kış demez gelirdin ama. Sonra da her çağırdığımda gelmeye devam ettin. Çocukluğumun hasreti, gençliğimin en iyi arkadaşı oldun. Her hafta sinemaya giderdik. Bazı pazarlar da gazinoda matineye. Ben Neşe Karaböcek severdim, sen Adnan Şenses. Ne mutlu olurduk İnci’den profiterol, muhallebiciden kazandibi yediğimizde. Hele Ataköy Plajı’nda Tarık Akan’a rastlayınca ne de sevinmiştik. Seninleyken mutlu olmak ne kadar kolaydı. Ama ne kadar az birlikte olabiliyorduk. Neden? Neydi bizi hasret çekmeye mahkûm eden? Çaylarımız bile bardaklarımızda yarım kalıyordu ayrılırken.
Sonra, bir gün sen gittin ve gelmedin, gelemedin. Ziyadesiyle tuhaf hissetmiştim çünkü içimde tarif edilemez ve nedensiz bir sevinç ve ardından gelen dibe vuruş ve sessizlik vardı. Sona gelmenin içgüdüsel farkındalığı. Saçlarını okşadım en son, kar yağmış saçlarını. Öptüm henüz soğumamış yüzünü. İçim hiç bu kadar üşümemiş, burnumun ucu sızlamak neymiş bilmemişim. Ben beyazlaşan her bir tel saçımı gördüğümde sen oldum. Senin kadar iyi bir insan ve iyi bir anne olabildim mi bilmiyorum. İyi ki bende kalan hücrelerin varmış da özlemini bir nebze gidermiş. Yağ kokuyor somya, bir somya niye yağ kokar ki? Bu özlemenin kokusu mudur, veda kokusu mudur, vuslat kokusu mu? Gitmenin kokusu mu bu? Hamam böceklerinin kara gövdesi. Çok korkardım hamam böceklerinden. Ben korkuyorum diye az savaşmamıştın onlarla. Artık hamam böcekleri de görünmüyor, içimdeki korkular ve mutsuzluklar da kalmadı. Hepsini sen yok ettin anne. Bana hayatı sen öğrettin. Korkmayı değil, sevmeyi öğrettin en önemlisi. Hayata tutunmayı, mücadele etmeyi ve cesaretimi hiç kaybetmemeyi.
“Ben okula gidemedim, sen okuyacaksın! Hayatta yaptığın yanlışlardan en çok sen zarar görürsün. Doğruyu bilirsen sen kazanırsın.” demiştin.
“Gülüyorsun değil mi? Özlemişim gülmeni.”
“Gel, elimi tut, gitme vakti!”
Evet, vakit gelince gitmesini de bilmek lazım. Biliyor musun, sen gittikten sonra artık gitmekten korkmaz oldum. Biliyordum çünkü, orada sen olacaktın ve beni karşılayacak, koynuna alacaktın. Gitmek aslına dönmekmiş, niye mi? Ben bu dünyaya senin koynundan geldim ve aslıma döneceğim. Artık beni ne yağ kokuları ne hamam böcekleri ne de kurtlu üzümler korkutabilir. Hoş buldum anne, hoş geldim, artık seni özlemek zorunda olmayacağım. Biri bir şeyler mırıldanıyor başucumda, anlamını bilmediğim ama bana yabancı olmayan kelimeler. Kimse merak etmesin beni, ağlamasın arkamdan. Aydınlık sonsuzluğa yürüdüm ben gül yağı kokulu balkonda somyanın üzerinde yatarken.
Sevgi Türkmen – Ekim 2025


Çok güzel, kaleminize sağlık
Teşekkürler
Nasıl güzel ifade etmişsiniz!
Kaleminiz hiç susmasın Sevgi hanım.
Yüreğinize sağlık, sevgiler 🥰
Çok duygulu, anlamlı bir öykü olmuş. Sevgi arkadaşımın elime emeğine sağlık.
Öykülerin devamını diliyorum. 🙏
Yüreğine sağlık arkadaşım. Hergün yeni bir macera, hayata yeni bir uyanış; ama bugün, ama yarın, gitme vakti ne zaman bilinmez. O gün gelene kadar, sağlıkla, yeni güzel anılar biriktirmeye devam. Sevgiyle kucaklıyorum seni.
Muhteşem bir yazı. Severek okudum. hislerimi dile getirdiğiniz için çok teşekkür ederim
🩵🩵
Teşekkürler
Bogazım dügümlenerek okudum, kalemine, yüregine saglık annecim. Ben cevap vereyim, mükemmel bir annesin tıpkı ananem gibi.. Adın gibi sevgi dolu, mutluluk veren, gurur duyduran. iyiki varsın..
Teşekkürler
Kalemine yüreğine sağlık muhteşem
Teşekkürler
Teşekkürler
Ne güzel böyle özlenmek.. yüreğinize sağlık 👏