Keşke Beni Doğurmasaydın
Ufak bir dünyaya sahip olan Ela annesi ile babasından kalan Gayrettepe’deki dairede yaşıyordu. Yalın ama mutlu bir yaşam sürüyorlardı. Babası bir trafik kazasında öldüğünde annesi kırk iki, Ela ise beş yaşındaydı. Perihan ile Talat’ın uzun yıllar boyunca çocukları olmamıştı. Perihan, Ela’ya uzun tedavilerin ardından kırk yaşına varmak üzereyken hamile kalmıştı. İlerleyen yaşında anne olmayı göze alması, çocuğunu yalnız büyütmek zorunda kalışıyla yaman bir sınava dönüşmüştü. İtalyan Lisesi mezunuydu, İtalyanca ders vererek geçimini sağlamış, bu sayede Ela’yı büyütüp okutabilmişti. Perihan, çok fedakâr bir kadındı. Hayatını önce eşine şimdi de Ela’ya adamıştı.
Ela ergenliğinden itibaren annesinin yaşlı görünmesi yüzünden ondan utanmaya başlamıştı. Babasızlığın vermiş olduğu özgüven eksikliğini yaşıyor ve annesine, “Beni neden bu kadar geç doğurdun?” diye sitem ediyordu. Bu durum Perihan’ı içten içe yıkıyordu oysa ömrü evladı için fedakârlık yaparak geçiyordu. Ela ise mağdur rolüne bürünmüş, isteklerine ulaşmak için annesine acımasızca davranıyordu.
Ela’nın on yedinci doğum günüydü. Genç kız eve geç gelmiş ve annesinin yüzüne bakmadan odasına girmişti. Perihan peşinden gidip ne olduğunu sormak istese de Ela, “Her şey senin yüzünden, keşke beni doğurmasaydın!” diye haykırmaya başladı. Kapının ağızında kalakalan Perihan’ın gözleri doldu, hayatın acımasızlığı yüzüne sert bir şekilde çarpmıştı.
Sakinlemeye çalıştı, kızına neyi olduğunu sordu. Ela sanki orada değildi, bakışlarına karanlık çökmüştü. “Beni affetmeyeceksin!” dedi, sır verirmişçesine. “Ne oldu kızım?” diye sordu tekrar Perihan. Ela olanları anlatırken sesi, doğru frekans bulunmaya çalışılan bir radyodan geliyor gibiydi…
O gün okuldan sonra babaannesinin evine gitmişti, ev her zamanki gibi tıklım tıkıştı. Komşuların alışılagelmiş dedikodu seanslarından biriydi. Salona bir göz atıp, mutfağa en sevdiği tatlıdan yemeye gidecekken bir kadının mühürleyen bakışı dikkatini çekmiş ve o an donakalmıştı. Gözünden belirli belirsiz sahneler geçip duruyordu. Başını babaannesinin holüne çevirince hatırlamıştı.
Babasının cennete gittiğinin söylenmesinden kısa bir zaman önceydi sanki. Evlerindeki holün sonundaki kapının arkasından babasının sesini duymuştu. Ağlıyor muydu? Annesi de ağlıyor gibiydi. Ne üzmüştü onları acaba? Anahtar deliğinden bakmaya çalışmış, boyu yetmeyince merakla odanın kapısını ittirmişti de kapı birden açılıvermişti. Önce yerdeki şişeleri görmüştü sonra bir kadını, annesine benzemeyen. Daha ne olduğunu anlayamadan yüzünde bir tokat patlamıştı. Tokadın neden geldiğini anlayamamıştı ama bugün odadaki o kadın tam karşısındaydı. Bir an tereddüt etti, sonra kadının yanına gitti. Ona uzun uzun sarıldı, babasının kokusu üstüne sinmişti.
Olabilir miydi böyle bir şey? Geçen onca yıl silmez miydi bir ölünün kokusunu tenden, zihinden? Silmemişti işte. Babası kokuyordu kadın hala, tıpkı o günkü gibi. İhanet, korku, ter, alkol ve utançla karışmış baba kokusu sanki bir geçit kapısı açmıştı iki paralel dünya arasında. Hatırlayamadığı onca şey hücum ediyordu zihninin dehlizlerinden. Yıllarca boşlukta süzülen çocukluk anıları ilmek ilmek ekleniyordu birbiri ardına. Parçalar anlamlı bir bütün oluşturmuştu ama anlam bir önem arz etmiyordu artık. Önemli olan tek şey içinde çığ gibi büyüyen öfkeydi. Ne yapacağını bilemeden kendini sokağa atmıştı.
Şimdi aynı sahneler kafasında dönüp duruyordu. O gün neye uğradığını şaşırmış, donakalmıştı. Ağlayamamıştı bile. Kadın kucağına alıp çıplak göğsüne basmıştı kızın korkudan bembeyaz olmuş suratını. Annesine benzemeyen o kadının kucağında “Anne…”, diye kekeleyebilmişti sadece, gözlerinden sicim gibi yaşlar akmaya başladığında. Sonrası parça parça anılar… Arabanın arka koltuğunda eve dönüşü, evde çarpan kapılar, kırılan tabaklar, yükselen sesler, anneanne ve dedesinin evine gönderilişi… Üstüne sis gibi çöken utanç ve suçluluk duygusuyla geçen günler, haftalar…
Bir gün annesi, “Yeter artık! Git bu evden! Yüzünü görmeye bile tahammülüm yok.” dediğinde kavgalar bitmiş, babası kapıyı öfkeyle çarpıp çıkmıştı. Gözünün önünde duran gözlüklerini bulamamıştı da cennetin yolunu bulmuştu o yağmurlu gecede. Ela ise o geceden sonra ne yolunu bulabilmişti ne de yaşadığı şokun etkisiyle bulanan zihninde kaybolan anılarını.
Anneannesinin evinden eden sonra dönmüş, babasının gözlüklerini etajerin üst çekmecesinde aramış ama bulamamıştı. Kafasında dönüp duran sorulara cevap araması boşunaydı. “O gün olanları görmesem, yaşanır mıydı tüm bunlar? O kapıyı itmesem, ölür müydü babam? Çıkarken gözlüklerini almış olsa, yine de çarpar mıydı kamyona?”
Tek bir cümle çıkarabildi ağzından hala kapıda duran annesini baktığında; haykırdı.
“Her şey senin yüzünden, keşke beni doğurmasaydın!”
Yazanlar: Özlem Abut Otluoğlu, Gülşah Gülören, Nosi Shukka, Melis Sıla Çetin – Mart 2026/ Ayvalık
Editörler: Özlem Abut Otluoğlu, Gülşah Gülören, Nosi Shukka, Melis Sıla Çetin


Kaleminize sağlık . Güzle bir hikaye olmuş.
Kaleminize sağlık . Güzel bir hikaye olmuş.