Akrep Locası
Yazanlar: Özlem Abut Otluoğlu, Onur Çil, İrem Öcal, Sezen Yıldız, Sezgi Sezgin, İlkay Bilici, Serap Dostal, Ercan Ece
Derleyenler: Ercan Ece & Özlem Abut Otluoğlu
Cihangir’in yokuşlu dar sokağındaki tarihi apartmana taşınmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Ne altı yıldı ama! Berrak’ın gencecik yaşında yaşlandığı bir süreç olmuştu. Harbiye’deki iş yerinden eve dönerken oyalanmak için İstiklal caddesine çıktı, vitrinlere baka baka Galata’ya kadar yürüdü, kulenin hemen ötesindeki çay bahçesinde oturdu, şekerli elma çayı içti. Boşanmak üzere olduğu kocası eşyalarını almaya geldiğinde evde olmak istemiyordu.
Apartmana vardığında saat sekizi geçiyordu. Demir kapıyı açmak için anahtarı çevirmesi yetmiyor, her seferinde vücut ağırlığı ile kapıyı ittirmesi gerekiyordu. Üst kattaki komşusu bir gece eve sarhoş geldiğinde kapıyı açmayı beceremeyip vitrayları kırarak içeri girmeye kalkışınca apartman ahalisi ayağa kalkmıştı.
Giriş katta yardımcısıyla yaşayan Aryana Hanım ailesinin binada ikamet eden üçüncü jenerasyonuna mensuptu. Yardımcısı demans belirtileri göstermeye başlayan yaşlı kadını sosyalleşmesi için son apartman toplantısına getirmişti. Ana giriş kapısının değiştirilmesi gündeme geldiğinde 1929 yılında inşa edilen binanın tarihini uzun uzadıya o kadar tatlı bir üslupta anlatmıştı ki toplantı bir karar alınamadan sona ermiş, sitemkâr sözlerine kimse alınmamış, onu ciddiye alan kimse olmamıştı.
“Ah ne güzel günlerdi. Büyükbabam o kapıyı mahsus öyle ağır yaptırdı, hırsızlığa karşı önlem olsun diye. Diyorsunuz ki demir kapıya hacet yok, alarm sistemleri var. Haklısınız devir değişiyor…O zamanlarda hanımlara kapıyı beyler açardı, beyimiz yanımızda değilse de bir komşumuz ya da apartman görevlisi bize yardımcı olurdu. Hanımlarla beyler arasında eşitlik iyi de estetik kalmadı ona üzülüyorum. Şimdi herkes kendi başının çaresine bakıyor. Eskiden hiç kavga sesi işitilmezdi mesela, zamane insanı çok değişti. Sesten durulmuyor, hır gür işitince yüreğim daralıyor. Herkesin özeli herkese malum hale geldi. Apartmanın çatısı altında tüm komşularımızla birlikte kocaman bir aile gibi yaşardık, kol kırıldı mı yen içinde kalırdı. Derdi olan komşusunun kapısını çalar derman arardı. En çok da apartman boşluğunda yankılanan sıcak sohbetlerin sesini özlüyorum. Sevgili komşularım öyle bir hale geldik ki… Yabancılaştık. Oysa en yeni sakinimiz Berrak Hanım, onun da anneannesinin gelin geldiği daire. Deyin bana aynı çatının altında yaşarken bu arzu edilen bir şey olabilir mi? Çok üzücü! O zamanlar binanın kendine has bir şahsiyeti vardı ama zamanla hayata uydu garibim, yozlaştı. Oysa hepimizin geçmişi bir, yoksa sırrı mı demeliyim?”
Berrak’in zamanlaması bundan isabetli olamazdı, evine geldiğinde kocası gitmişti. İçeride hüküm süren sessizlikte huzur vardı. Evin ıssız haline alışmaya çalışıyordu. Aldatılmak mıydı canını yakan yoksa sevilmemiş olması mıydı? Zihninde cirit atan soruların üzerinde kafa yormayacaktı, bulduğu cevap önemini ayrılığa karar verdiği anda yitirmişti. Çarçabuk üzerini değiştirip pijamalarını giydi. Televizyonun kumandasını eline aldı, dijital platformda uzun zamandır izlemek istediği diziyi açtı. Gözü, ayaklarını uzattığı sehpada ucunda peluş ayıcıkların olduğu terliklerine takıldı. Acayip, o şimdi burada olsaydı terliklerimle kesin alay ederdi. Dizi yerine de maçı açardı, diye düşündü. Kucağındaki kovadan hallice kâseden avuçladığı patlamış mısırı ağızına dolduracakken kapının çalınmasıyla irkildi. Gelen davetsiz misafirin evden kovduğu kocasının olması işlerin çığırından çıkmasına neden olurdu. Kapı dürbününden baktı ama kimseyi göremedi, kapıyı usulca araladı. Paspasın üzerine siyah bir çantanın bırakıldığını fark edince şaşkınlıkla etrafına bakındı, kimse yoktu. Çantayı almak için eğildiğinde sapına asılı minik zarfı fark etti. Olup bitenin kocasının münasebetsiz bir şakası olduğunu düşündü. Zarftan çıkan notta, Aç ve hatırla! diye yazıyordu. Berrak bir kez daha etrafına bakındı, sahanlıkta kimsenin olmadığına emin olunca çantayı tereddütle alarak kapıyı kapattı.
Ağır adımlarla salona dönüp çantayı az evvel ayaklarını uzattığı sehpanın üzerine koydu. Fermuarı çekerken elleri titriyordu. Çantayı açtığında içinde eski, yassı bir anahtar gördü, başka hiçbir şey yoktu. Notu bir kez daha okudu, Aç ve hatırla! Anahtara yakından bakınca bunun bir kasa anahtarı olduğunu fark etti. Kasa eski olmalıydı zira anahtarın metal yüzeyi sarı yeşil alacalı bir renk almıştı. Kocasının onu tedirgin etmek için böylesi ince bir planı hazırlayacak zekaya sahip olmadığını düşününce o ihtimali eledi. Ve… Ve notta dediği gibi hatırladı. Anneannesinin yıllar önce söyledikleri kulağında yankılanıyordu…“Apartmanın bodrumunda büyük bir kasa var, babam söylemişti. Binanın inşaatı esnasında yaşanan kirli olaylarla ilgili deliller varmış içinde.”
***
Cihangir’in yokuşlu dar sokağındaki tarihi apartmana taşınmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Ne altı yıldı ama! Berrak’ın gencecik yaşında yaşlandığı bir süreç olmuştu. Harbiye’deki iş yerinden eve dönerken oyalanmak için İstiklal caddesine çıktı, vitrinlere baka baka Galata’ya kadar yürüdü, kulenin hemen ötesindeki çay bahçesinde oturdu, şekerli elma çayı içti. Boşanmak üzere olduğu kocası eşyalarını almaya geldiğinde evde olmak istemiyordu.
Apartmana vardığında saat sekizi geçiyordu. Demir kapıyı açmak için anahtarı çevirmesi yetmiyor, her seferinde vücut ağırlığı ile kapıyı ittirmesi gerekiyordu. Üst kattaki komşusu bir gece eve sarhoş geldiğinde kapıyı açmayı beceremeyip vitrayları kırarak içeri girmeye kalkışınca apartman ahalisi ayağa kalkmıştı.
Giriş katta yardımcısıyla yaşayan Aryana Hanım ailesinin binada ikamet eden üçüncü jenerasyonuna mensuptu. Yardımcısı demans belirtileri göstermeye başlayan yaşlı kadını sosyalleşmesi için son apartman toplantısına getirmişti. Ana giriş kapısının değiştirilmesi gündeme geldiğinde 1929 yılında inşa edilen binanın tarihini uzun uzadıya o kadar tatlı bir üslupta anlatmıştı ki toplantı bir karar alınamadan sona ermiş, sitemkâr sözlerine kimse alınmamış, onu ciddiye alan kimse olmamıştı.
“Ah ne güzel günlerdi. Büyükbabam o kapıyı mahsus öyle ağır yaptırdı, hırsızlığa karşı önlem olsun diye. Diyorsunuz ki demir kapıya hacet yok, alarm sistemleri var. Haklısınız devir değişiyor…O zamanlarda hanımlara kapıyı beyler açardı, beyimiz yanımızda değilse de bir komşumuz ya da apartman görevlisi bize yardımcı olurdu. Hanımlarla beyler arasında eşitlik iyi de estetik kalmadı ona üzülüyorum. Şimdi herkes kendi başının çaresine bakıyor. Eskiden hiç kavga sesi işitilmezdi mesela, zamane insanı çok değişti. Sesten durulmuyor, hır gür işitince yüreğim daralıyor. Herkesin özeli herkese malum hale geldi. Apartmanın çatısı altında tüm komşularımızla birlikte kocaman bir aile gibi yaşardık, kol kırıldı mı yen içinde kalırdı. Derdi olan komşusunun kapısını çalar derman arardı. En çok da apartman boşluğunda yankılanan sıcak sohbetlerin sesini özlüyorum. Sevgili komşularım öyle bir hale geldik ki… Yabancılaştık. Oysa en yeni sakinimiz Berrak Hanım, onun da anneannesinin gelin geldiği daire. Deyin bana aynı çatının altında yaşarken bu arzu edilen bir şey olabilir mi? Çok üzücü! O zamanlar binanın kendine has bir şahsiyeti vardı ama zamanla hayata uydu garibim, yozlaştı. Oysa hepimizin geçmişi bir, yoksa sırrı mı demeliyim?”
Berrak’in zamanlaması bundan isabetli olamazdı, evine geldiğinde kocası gitmişti. İçeride hüküm süren sessizlikte huzur vardı. Evin ıssız haline alışmaya çalışıyordu. Aldatılmak mıydı canını yakan yoksa sevilmemiş olması mıydı? Zihninde cirit atan soruların üzerinde kafa yormayacaktı, bulduğu cevap önemini ayrılığa karar verdiği anda yitirmişti. Çarçabuk üzerini değiştirip pijamalarını giydi. Televizyonun kumandasını eline aldı, dijital platformda uzun zamandır izlemek istediği diziyi açtı. Gözü, ayaklarını uzattığı sehpada ucunda peluş ayıcıkların olduğu terliklerine takıldı. Acayip, o şimdi burada olsaydı terliklerimle kesin alay ederdi. Dizi yerine de maçı açardı, diye düşündü. Kucağındaki kovadan hallice kâseden avuçladığı patlamış mısırı ağızına dolduracakken kapının çalınmasıyla irkildi. Gelen davetsiz misafirin evden kovduğu kocasının olması işlerin çığırından çıkmasına neden olurdu. Kapı dürbününden baktı ama kimseyi göremedi, kapıyı usulca araladı. Paspasın üzerine siyah bir çantanın bırakıldığını fark edince şaşkınlıkla etrafına bakındı, kimse yoktu. Çantayı almak için eğildiğinde sapına asılı minik zarfı fark etti. Olup bitenin kocasının münasebetsiz bir şakası olduğunu düşündü. Zarftan çıkan notta, Aç ve hatırla! diye yazıyordu. Berrak bir kez daha etrafına bakındı, sahanlıkta kimsenin olmadığına emin olunca çantayı tereddütle alarak kapıyı kapattı.
Ağır adımlarla salona dönüp çantayı az evvel ayaklarını uzattığı sehpanın üzerine koydu. Fermuarı çekerken elleri titriyordu. Çantayı açtığında içinde eski, yassı bir anahtar gördü, başka hiçbir şey yoktu. Notu bir kez daha okudu, Aç ve hatırla! Anahtara yakından bakınca bunun bir kasa anahtarı olduğunu fark etti. Kasa eski olmalıydı zira anahtarın metal yüzeyi sarı yeşil alacalı bir renk almıştı. Kocasının onu tedirgin etmek için böylesi ince bir planı hazırlayacak zekaya sahip olmadığını düşününce o ihtimali eledi. Ve… Ve notta dediği gibi hatırladı. Anneannesinin yıllar önce söyledikleri kulağında yankılanıyordu…“Apartmanın bodrumunda büyük bir kasa var, babam söylemişti. Binanın inşaatı esnasında yaşanan kirli olaylarla ilgili deliller varmış içinde.”
Selin’in Hikayesi
İş yerinden çıkmış, yorgun bir halde evinin yolunu tutmuştu Selin. Saatlerce topuklu ayakkabılarla ayakta dikilmek sancılıydı ama işine sevgisi büyüktü. Her sevginin bir bedeli vardı, bunu biliyordu. Öğretmendi. Çocuklarla birlikte vakit geçirmek onu hayata bağlıyordu aksi takdirde evinden uzakta onu kıt kanaat geçindirecek düşük bir maaşla çalışmazdı. Lalezar Apartmanı’na vardığında Ahmet’ine en sevdiği yemekleri hazırlayacağı düşüncesi Selin’i heyecanlandırıyordu. Coşku ve telaşının sebebi, Kocaeli’nde çalışan sevdiği adamı haftada ancak birkaç kez görebilmesiydi.
Koşar adım birinci kattaki dairesine çıktı. Güneş almayan bir cephede olduğundan mı yoksa Lalezar Apartmanı’nın sakinleriyle karşılaştığında üzerinde hissettiği garip bakışlarından mı bilinmez, binaya her girdiğinde soğuk bir hava içini ürpertiyordu. Çantasından çıkardığı anahtarla kapıyı açmaya koyulmuştu ki paspasın üzerine bırakılmış siyah çantayı gördü. Etrafına bakındı ama kimseyi göremedi. Yerden aldığı çantanın üzerindeki notta “Aç ve Hatırla!” yazıyordu. Çanta çok hafifti içi boştu sanki. Hiç sevmezdi böyle şakaları. Aklına hep en kötüsü gelirdi. Çantayı alıp evinden içeri girdi.
Çantayı bir kenara atıp ayakkabılarını çıkardı. “Açsam mı acaba?” diye düşündü. “Benim kapıma bıraktıklarına göre bana aittir değil mi?” Çantayı eline alıp şöyle bir sallayıp yokladı. Boştu sanki. Fermuarını açıp içine baktı elleri titreyerek. Yüzük kutusundan biraz daha büyük bir kutuydu çantadaki. “Ahmet! Eğer sürpriz yapıyorsan hiç komik değil!” diye mırıldandı. Kutuyu gözlerinin hizasına kadar kaldırıp yavaş yavaş açtı. Metal kordonlu camı kırık bir saat vardı kutuda. Şaşkınlığından kutu elinden düştü saati gördüğünde. Kendini koltuğuna bıraktı.
Bir eli alnında, soluk almaya çalışırken gözünden yaşlar gelmeye başladı. Kazayı hatırladı. Kalabalığı, çığlıkları… Gözü yerdeki saatteydi. “Nasıl olur, nasıl olur yıllar sonra” diye söyleniyordu, yerinden kalkıp saati aldı. Kutusundan çıkartıp kırık camına baktı saat 18:30’ u gösteriyordu. Durmuştu. “Bunu nereden buldunuz? Bunu nereden buldunuz?” diye çığlık atarak saati evinin duvarına fırlattı!
Leyla Öğretmenin Hikayesi
Leyla Öğretmen, emekli bir edebiyat öğretmeniydi. Hiç evlenmemişti. Bir başına geçirdiği ömründe kitaplar sadık dostları olmuştu, tek dostları. Yoldaşları hem yalnızlığını hafifletiyor hem de ona huzur veriyordu. Sağlığına dikkat ederdi, her akşam üşenmez kendine illa taze yemek hazırlardı.
Mutfağa geçmek üzere ayağa kalktığında kapı zili aniden çalmasıyla irkildi. Tek başına yaşayan bir kadın olduğundan olsa gerek ürkek bir ceylandan farkı kalmamıştı. Saatine baktı; komşular da onun gibi yemek telaşında olmalıydı, ona habersiz uğrayacak başka kimsesi de yoktu. Tedirgin adımlarla kapıya doğru ilerlerken “Bu saatte kim gelir ki?” diye mırıldanıyordu.
Kapıyı açtığında paspasın üzerine bırakılmış siyah çantayı fark etti. Koridora göz gezdirdi ama kimseyi göremedi. Çantaya alıcı gözle bakınca sapında küçük bir zarf iliştirildiğini gördü, kafası iyice karıştı. Zarfta düzgün bir el yazısıyla şu kelimeler yazıyordu: “Aç ve Hatırla!”
Leyla Öğretmen kimin bıraktığının meçhul olduğu emaneti alıp salona döndü. Çantayı dikkatle masanın üzerine koydu, fermuarını yavaşça açtı. İçinden yuvarlak çerçeveli bir gözlük ve sararmış bir kâğıt çıktı. Gözlük, yılların izini taşıyordu. Kâğıtta herhangi bir imza ya da isim yoktu. Sadece şu cümleler yazıyordu:
“Geçmişi hatırlamak, bugünü anlamanın anahtarıdır.”
Leyla Öğretmen gözlüğü aldı, evirdi çevirdi uzun uzun inceledi. Bu, yazar olan dedesi Ali Hikmet Bey’in gözlüğüydü, bundan emindi. Çocukken dedesinin masasında oturup onu yazarken izlerdi. Yaşlı adamın nasihati üzerinden neredeyse asırlar geçmesine rağmen dedikleri hala kulaklarında çınlıyordu, “Hikayelerinle insanlara ışık ol, Leyla.”
Her zaman keyifle kitap okuduğu koltuğa yenilgiye uğramış bir asker gibi çöktü. Aklı karman çormandı, olup biteni anlamlandırması mümkün değildi.
Elinden bırakmadığı gözlüğe bakarken aklındaki düşüncelerle başa çıkamayan Leyla öretmenin kapısı geçmişe dalmışken yeniden çaldı. Bu sefer temkinliydi, sert bir tınıyla, “Kim o?” diye seslendi.
“Leyla Teyze aç lütfen, biziz.”
Gelen Berrak ve Selin’di. Ellerinde birer siyah çanta vardı.
“Leyla Öğretmenim, size de mi bıraktılar?” diye sordu Berrak.
“Evet, ah kuzum ne edeceğiz? Nedir bu saçmalık? Sizinkilerde ne vardı?”
Berrak, “Selin’ininkinden camı kırık bir saat, bendekinden bir kasa anahtarı çıktı. Sizde ne var?”
Leyla Öğretmen gözlüğü gösterdi. “Dedemin gözlüğü. Ama kim bu gözlüğü ne etsin, kaldı ki nereden bulsun? Kapı damdan düşer gibi çaldı, bırakıp nasıl kaçtılar anlamadım. Çocuklar neler oluyor? Dedem derdi, Lalezar Apartmanı tekin yer değildir diye ama… Ah Berrak kızım! Ne edeceğiz, ah ne edeceğiz?”
“İçiniz rahat etsin yalnız değilsiniz. Madem çantalar üçümüze de bırakıldı bu işin içindeki bit yeniğini birlikte çözeceğiz. Sıkmayın canınızı, kapınızı da kimseye açmayın. Diğer komşulara da soralım. Kim bilir başka kimlerin kapısı çalındı?”
“Berrak ben eve gideyim, başım çatlıyor.”
Berrak da tam dairesine çıkacakken geri döndü. Apartmana nadiren gelen, Leyla Öğretmenin yan dairesindeki komşuya bir çanta bırakılıp bırakılmadığını merak ediyordu.
Arslan’ın Hikayesi
Hava kararmıştı. Arslan, apartmanın kapısına kadar geldi, etrafına göz gezdirdi, sonra anahtarı demir kapıya taktı ve çevirdi. İlk denemesinde yine açamamıştı, “Hay ben senin kapı gibi,” diye söylendi. Geçen sefer kapıyı açamayınca camı çerçeveyi indirip ortalığı birbirine kattığından beri ilk defa geliyordu buraya. Lalezar Apartmanı’ndaki küçük daire onun için bir sığınaktı. Çevresindeki hiç kimse birkaç günlüğüne ortadan kaybolması icap ettiğinde dedesinden miras kalan bu evde olduğunu bilmezdi.
Bir iki denemeden sonra demir kapıyı açarak içeri girmeyi başardı. Basamakları sessizce tırmandı. Dairesinin kapısını ses çıkartmadan açıp içeri süzüldü, ışığı açmadan salona geçti. Perdeler kapalıydı ancak bir uçları sokak lambasının sarı ışığını içeriye geçirecek kadar aralık kalmıştı.
Yorgundu, dahası başı ağrıyordu. Kanepeye uzandı, gecenin karanlığının içindeki karanlığa karışmasına izin verdi. Şehrin ağır ağabeylerinden olan patronu “Koçum sen bu gece dinlen ama telefonun açık olsun,” demişti. Telefonunun sesini açarak sehpaya, silahının yanına bıraktı.
Tam gözlerini kapatmıştı ki kapının zili çaldı. Hemen silahına davrandı. “Kimsin?” diye seslendi. Cevap alamayınca kapı dürbününden baktı ama kimseyi göremedi. İhtiyatla kapıyı açtı. Eşikte siyah bir çanta vardı. Koşar adım merdivenlerin başına gitti, aşağıyı ve yukarıyı kontrol etti. Kimse yoktu. Bırakılan çantayı ayağının ucuyla dürttü, yere küçük bir zarf düştü. Zarftaki notta, “Aç ve Hatırla!” yazıyordu.
Çantayı alıp içeri girdi, salonun ışığını açtı. Tek hamlede fermuarını açıp ters çevirerek salladı. İçinden yeşil renkte bir kâğıt parçası düştü. Çantayı kanepenin üzerine fırlattı, düşen kâğıdı yerden aldı. Bu bir banknottu, üzerinde yabancı dilde yazılar vardı. Parayı elinde evirip çevirirken kapı zili yeniden çaldı. “Bu sefer elimden kaçamazsın,” diyerek fırladı.
Kapının dürbününden bu sefer baktığında ince yüzlü, dağınık saçlı genç bir kadın gördü. Kapıyı açar açmaz kadının yakasına yapıştı, silahını kafasına dayadı.
“Kimsin lan sen?”
“Be… Ben Berrak, yan dairedeki Leyla Öğretmene gelmiştik çant…”
“Ne istiyorsun?”
“Size de çanta bıraktılar mı diye soracaktım.”
“Nereden biliyorsun sen çantayı?”
“Bana ve iki komşumuza da aynı çantadan bıraktılar. Lütfen indirin silahı.”
“Gelsene sen içeriye, anlat şu olayın aslını.”
Berrak içeriye girdi, etrafına bakınarak salona doğru geçerken “Bu dairede Sırrı Bey yaşardı önceden,” dedi. Korkudan yüreğine taş oturmuştu.
“Dedem olur. Asıl ismi Sıtkı’dır ama çok iyi sır tuttuğundan Sırrı derlerdi ona.”
Berrak kanepeye oturdu ve olanları anlattı.
“Sizin çantadan ne çıktı?”
Arslan, banknotu Berrak’a uzattı.
“1927 basımı, cumhuriyetin ilk bir lirası. Ön yüzünde bir köşk resmi, arka yüzünde ise iki öküzlü karasabanla tarla süren bir çiftçi resmi var.”
Berrak, Arslan’ın hayret dolu bakışlarını görünce ekledi, “Bir ara para koleksiyonu yapıyordum da.”
“Madem bu Türk parası, neden yabancı yazılar var üzerinde?”
“Harf devriminden önce basılan paralardan, devrim yapıldıktan sonra toplatıldı. Piyasada çok az vardır.”
Berrak ile Arslan birbirine bakarken kafaları iyice karışmış görünüyordu.
Safiye’nin Hikayesi
Aryana Hanım o sabah kucağında fotoğraf albümlerinden biriyle caddeye bakan salon penceresinden sokağı seyrediyordu. Geçmişine açılan sayfalarda çocukluğundan yetişkinliğe özenle dizilen, zihninden silinmesinden korktuğu anılarına her gün tekrar tekrar bakar olmuştu. Kapının hafifçe çalınışı onu bugüne döndürdü.
“Girebilirsin Safiye.”
“Kahvenizi getirdim hanımım.”
“Eline sağlık. Akşam yemeğimi hazırlamadan önce yatak odamı da bir toplayıver.”
“İlaçlarınızı da getireyim mi birazdan?”
“Bugünlük istemiyorum. Çok uykumu getiriyor. Evdeki işler bittikten sonra beni biraz dışarı çıkar. Çok sevdiğim mavi tüylü şapkam ve siyah pelerinimi de çıkar elbisemle birlikte. Kiliseye de uğrarız eve dönmeden önce.”
Safiye sevinçle odaya koştu. Odadaki ihtişam Aryana Hanımın sıra dışı hayatını yansıttığından kendini burada başka bir aleme ışınlamış gibi hissediyordu. Kocasının her gece eve sarhoş gelişinden, çocukların okul masraflarını kıt kanaat yetiştirmeye çalışmaktan, kışın yakacak derdinden çok başka bir dünyaydı bu. Özenle yatağı topladı, kim bilir ne kadar rahattı. Hele hanımın zamanında Botter’deki defilelerden aldığı elbiseler… Şu evde çalışma şansı olmasa yarım asırlık ömründe bunları görebilir miydi? Peki baktıkça güneş görmeyen dünyasını aydınlatan mücevherler? Onlara sahip olmak kim bilir nasıl bir duyguydu? Bir de ilaçların bulunduğu çekmecenin kuytu köşesine gizlenmiş mektuplar, resimler vardı. Arada yazılanları gizlice okur kendini mektuplarda anlatılan kadının yerine koymak isterdi. Markiz’de, Lebon’da, Pera’daki buluşmalarda çay partilerinde çekilmiş fotoğraflardaki Aryana Hanım’ın gençliği en beğendiği kadın oyunculardan bile güzeldi. Kendine ait olmayan hatıralarda yok yere ölen gencecik adam için o da sessiz sedasız göz yaşı dökerdi bazen.
Dışarıya çıkma vakti geldiğinde Aryana Hanım aynada son kez kendine, Safiye de ona hayranlıkla baktı.
“Hadi bakalım! Çayımızı Pera’da içelim, malum artık kendi başıma gidemiyorum,” dedi Aryana Hanım sevinçle.
Safiye çocuklar gibi mutlu, “Sahi mi?” diye sordu.
Bu kadınla İstanbul’u yaşamak Kaf dağının ardında bir sarayda yeniden doğmak gibiydi. Tekerlekli sandalyedeki hanımını İstiklal Caddesi’nde her çıkarttığında ayaklarına kara sular inerdi yine de dünyada Safiye’den mutlusu olmazdı. Aryana Hanımın yaşantısının bir parçası olmayı dilercesine kiliseye girdiklerinde bir mum da o yaktı.
Gezinti bittiğinde apartmanın ağır kapısından zorlanarak hanımını geçirdi. Dairenin kapısına geldiklerinde paspasın üzerinde siyah bir çanta bırakılmıştı.
Aryana hanım “Biri yanlışlıkla bıraktı herhalde. Aç bakalım. İçinde mutlaka sahibinin kimliğine dair bir şey vardır,” dedi bir çocuk gibi gözlerini merakla açarak.
Safiye çantanın içinden üzerindeki zarftan üzerine “Aç ve Hatırla!” yazan bir kâğıt parçası çıkardı.
“Aman. Herhalde apartmanın gençleri bana kötü bir şaka yapacaklarını sanıyorlar.”
Safiye, “Hanımım bir şey daha var,” diyerek üzerine A ve M harfleri işlenmiş, ipek bir mendil çıkardı çantadan.
Mendili gören Aryana Hanımın dili tutulmuş, gözleri buğulanmıştı.
“Hanımım, geçen gün alışverişten dönerken komşularınızdan duydum. Başka kapılara da böyle çantalar bırakılmış.”
Ulvi Beyin Hikayesi
Aryana Hanım ve Safiye’nin ağır kapıdan içeri girdikleri ve kapının önünde çantayı buldukları anlarda Ulvi Bey bir taraftan hazırlanmakta bir taraftan da Aryana Hanım’a söylenmekteydi.
“Allah’ın bunağı, bir toplantıya gelmediğin ve sabote etmediğin kalmıştı. Neymiş kapılar, komşular, ortak sırlarmış… Hepsi öldü gitti. Sen gidemedin hala, kazık çaktın dünyaya da apartmana da.”
Evi ağzına kadar raf ve kitap doluydu. Apartmana böcekler dadanmıştı. Son toplantıya katılmasındaki tek sebep apartmanın ilaçlatılması için olumlu oy kullanmaktı. Kahrolası böcekler canından çok sevdiği kitaplarına zarar verebilirdi. Aryana Hanım’ın vesveselerinden toplantıda konusu dahi açılmamıştı. Kendi işini kendi halletmeye karar vermişti. İlaçlama şirketi için çıkarken anahtarı paspasın altına bırakacaktı. Son kıyafetini koyup valizinin fermuarını çekerken telefonu çaldı. Arayan karısıydı.
“Efendim hayatım? Çıkmak üzereyim. Siz gelene kadar dönmüş olurum. Hayır hayır, hiçbir problem çıkmayacak. Anahtarı paspasın altına bırakacağım, yarın gelecekler, iki gün sonrası için de rica ettim. Mülayim Bey evi havalandırmak için pencereleri açacak. Hı hı… Döndüğümde de temizliğini ben hallederim. Geç kalıyorum,” diyerek karısının yüzüne telefonu kapattı.
Lalezar Apartmanı depreme dayanıklı eski bir yapı olmasının dışında Ulvi Bey için manevi bir değer taşımıyordu. Daireler genişti, kiralar da piyasa göre nispeten uygundu. Uzak doğudaki işi kaparsa ilk iş Lalezar Apartmanından ve Aryana Hanım’dan kurtulmak olacaktı.
Tüm bunları düşünürken kapı tıklatıldı. Çağırdığı taksi gelmiş olsa şoför aşağıdan zile basardı. Aylar vardı ki bu apartmanda kimse kimsenin kapısını çalmıyordu. Acele etmedi. Telefonunu, pasaportunu, laptopunu kontrol ettikten sonra valizini de alarak kapıyı açtı. Kimseyi göremedi. Adımını attığı anda ayağının altında bir yükselti hissetti. Başını eğdiğinde gördüğü şey siyah bir çantaydı. Ayağının ucuyla çantayı hafifçe iteklerken yavaşça valizini yere bıraktı. Saatine baktı. Taksinin gelmesine on dakika vardı. Çantayı aldı. Valizi koridora alıp kapıyı kapatarak içeri geçti. Oturmadı, çantayı masanın üzerine koydu. Çantanın sapında asılı olan küçük beyaz zarfı açtı; “Aç ve Hatırla!” yazısı ona hiçbir şey ifade etmedi. Çantayı araladı. İçinden, artropodlar (Eklem Bacaklılar) üzerine merakla okuduğu kitaplardan tanıdığı bir akrep çıktı, bir tane daha, bir tane daha… Saniyeler içinde bir akrep ordusu ona doğru akın etmeye başlamıştı.
Taksinin zili tam o sırada ısrarla çalmaya başladı ancak Ulvi Bey ne zilin sesini duyacak hali kalmamıştı. Taksici zile dakikalarca bastıktan sonra söylenerek Lalezar Apartmanından ayrıldı.
Gülfem Hanımın Hikayesi
Lalezar Apartmanın sekiz numaralı dairesinde oturan babaannesi Gülfem Hanımı ziyaret eden Gönül yaşlı kadınla başa çıkmakta giderek zorlanıyordu.
“Senin iyiliğin için söylüyorum. Geçen ocağı açık unuttun. Ben gelmesem neler olurdu düşünebiliyor musun?”
“Ne olmuş canım dalmışım. Büyütülecek bir şey yok!”
“Babaanne gel inatlaşma. Tek başına kalamazsın artık. Bu dalmaların çoğalmaya başladı. Sen bir he de abimin bulduğu alıcı hazır. Araştırdığım bakımevinde hemşiresinden sohbet edeceğin arkadaşlara kadar her şey var”
“Doğduğum büyüdüğüm her köşesinde hatıralarımı soluduğum bu evi bırak diyorsun. Hiçbir yere gitmem Gönül. Geçen sefer de söyledim evimden ancak cenazem çıkar.”
“Sana daha ne diyeyim babaanne. Haftada iki gün uğramasam kapını çalan mı var?”
“Var! Niye olmasın? Berrak kızımla, Leyla kızım sağ olsunlar.”
“Kapıyı açıp içeri her girdiğimde aklım çıkıyor. Düşeceksin, yine ocağı unutacaksın başına bir iş gelecek diye. Anla beni de iş, ev, çocuklar sen derken şaşırdım kaldım valla. Hiç yardımcı olmuyorsun.”
“Beni böyle darlayacaksan gelme kızım, başımın çaresine bakarım.”
Babaannesinin karşısındaki berjerde oturan Gönül ani bir hareketle kalkıp ters ters bakarak, “İyice huysuz oldun çıktın, güzellikle anlatıyorum. Bir de tavır yapıyorsun. Senin iyiliğin için söylüyorum. Kusura bakma Gülfem sultan sen iyice bunadın,” dedi. Söylenerek yürüdü. Portmantodan ceketini çıkardı.
Gülfem Hanım ise kendi duyacağı kadar alçak sesle söyleniyordu.
“İyilik kılıfına büründürülmüş kötülüktür bana yapmak istediğiniz.”
“Gidiyorum bak bir daha düşün. Geldiğimde kararını vermiş ol!”
Gönül kapıyı açtığında paspasın üzerinde siyah bir çanta ayağı takıldı, neredeyse düşecekti. Sahanlıkta göz gezdirdi, kimseyi göremedi. Eşikteki çantayı şaşkınlık ve merakla alarak çıkmak üzere açtığı kapıyı kapatarak salondaki babaannesinin yanına döndü.
“Hoş geldin kızım. Gözüm yollarda kaldı. Çocukları neden getirmedin? Neler getirdin bana bir çanta dolusu.”
Elini alnına koyan Gönül sitemkâr bir edayla babaannesine gülümsedi.
“Ah babaanne ne diyeyim sana? Çantayı kapının önüne bırakmışlar. Üzerinde de bir not var.”
“Ne notu, okusana kim bırakmış ki?”
“Nerden bileyim. Kimseler yoktu sahanlıkta. Bir, daire çizilmiş bir de nokta sonsuzluk işareti var. Sekizi yatay yazmışlar. Ne demekse, “Aç ve Hatırla!” yazıyor notta.
Gönül küçük bir kahkaha atarak babaannesine baktı.
“Evrenden mesajımız var. İki dakika önce gidişimi hatırlamayan kadından hatırlamasını istemişler. Şaka gibi valla. Dalga geçiyor biri halimizle.”
“Sonsuzluk işareti büyükbabam Memduh beyin uğuruymuş. Bu yüzden Lalezar Apartmanında ısrarla bu daireyi seçmiş. Anacığım öyle anlatırdı.”
Gönül, ağzı açık elinde tespih kendinden emin konuşan babaannesine bakakaldı, şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse.
“Pes valla babaanne, saniyesinde beni yalancı çıkardın ya,” diyerek merakla çantayı açtı.
Gri renkli kare şeklinde teneke kutuyu çıkarıp sallayarak açtı. Kırmızı kadife bir beze sarılı Akrep şeklinde gümüş bir broşu görünce mana veremedi. Ancak Gülfem Hanım broşu görünce hızla torununun elinden çekip alarak korkuyla söylendi.
“İnanamıyorum büyükbabamın telkâri ustası olarak yaptığı ilk takı.”
Bora’nın Hikayesi
Beyoğlu sanat camiasının tanınan isimlerinin sanat galerilerinde boy göstermesi kendi için de bir fırsat kapısı aralamaktaydı. En azından Bora öyle düşünüyordu. Elindeki orijinal eserleri sanat galerilerinde sergilediğinde iyi sonuçlar alamasa da vazgeçmiyor, şansını başka bir galerilerde tekrar deniyordu. Maddi sıkıntı canını sıksa da reddedilmek sanatın doğal seyriydi onun gözünde.
Cihangir’in arka sokaklarındaki küçük bir sanat atölyesinden çıkarken büyük sırt çantası, elinde portföydekiyle ile hızlı adımlarla Lalezar Apartmanına doğru ilerledi. Apartmanın ağır kapısını eli kolu dolu olduğundan sırtıyla ittirerek kendini içeriye attı. Bir çanta meselesi hakkında hararetle konuşmakta olan Aryana Hanım ve Safiye ile karşılaştı. Bora kadınların ellerindeki çantalara hızlıca göz attıktan sonra, centilmen bir tavırla başını öne eğerek Aryana hanıma “Leydim,” diyerek selam verdi. Safiye’ye de göz kırparak, elinde ve sırtında ağırlık yokmuş gibi hızlıca merdivenleri çıktı. Ulvi Beylerin dairesinin karşısındaki dairenin kapısını anahtarı ile açarak içeriye girdi.
Bora’nın dairesi eskizler, bitmemiş çalışmalar, fırçalar, farklı kültürlere ait objeler ve eski resimler ile dağılmış, bir sanat mabedini andırıyordu. Eski resimlerin olduğu masaya geçti, 1930’larda çekildiğini düşündüğü; dilsiz dedesi Refik’in, siyah beyaz fotoğrafına baktı. Eskilere dalmışken kapısının Merdiven boşluğunda bir tıkırtı duydu, karşı dairesinin kapısı açılıyordu. Çok severdi Maya’yı ona uğrayıp iki çift laf etse ne güzel olurdu.
Maya’nın Hikayesi
Lalezar Apartmanı’nın renkli siması Maya, günün ilk ışıklarında vazgeçemediği filtre kahvesini, gözünü açar açmaz hazırlayıp termosuna koyarak evden çıktı. Topkapı Sarayı’nın Harem Dairesi’ndeki kasvetli odalarından sonra, yeşillik içindeki Gülhane Parkı’na bakan Çinili Köşk’ün pencerelerine bezeyen vitrayları restore ederken, kahvesini yudumluyordu. Mesleğini, yaşamının merkezine koyan genç kadın, ayrıldığı kocası Cihan’ı ne kadar sevse de gerçek tutkusunun uğraşısı olduğu bilincine yeni yeni varıyordu. Gün içi, arkeoloji, resim, tarih ve antropolojiyle yek-vücut olan Maya, mabedi olarak nitelediği dairesine ayak bastığında kitaplığının raflarını dolduran macera ve polisiye romanlarının ördüğü dünyada farklı deneyimler yaşıyordu.
O gece eve döndüğünde, hazırladığı kokteyl eşliğinde dinlenme koltuğuna kendini bırakacağı sırada karşı binadaki terkedilmiş dairenin camında, heykeli andıran kıpırtısız ve elinde dürbünle Lalezar Apartmanını izleyen bir adam gördü. Durumu garipsemesine karşın, anlam yüklemedi.
Evveli gece okumaya başlayıp yarıladığı Ahmet Ümit’in Kayıp Tanrılar Ülkesi adlı romanı okumaya koyulmuşken kapısı çalındı. Yakın gözlüğünü saçlarının üzerine yerleştirerek hole yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında komşusu Bora duruyordu. Daha dün sabah apartmandan çıkarken “Yarın akşam seninle paylaşmak istediğim bir şey var. Konuşmamız lazım,” dediği dostuna verdiği sözü anımsamaması üzerine utandığını duyumsadı.
“Hoş geldin Bora. İçeri girmez misin?”
“Valla girerim,” dedi Bora, “Bir filtre kahve yapsan şahane olur.
“Hay, hay. Hani geçen haftaki Sanat Fuarı’nda seni tanıştırdığım mimar arkadaşım Ruşen var ya?”
“Evet”
“İşlerini çok beğenmiş ve projesini üstlendiği Valikonağı Caddesi’ndeki otelin duvarlarını senin resimlerinle giydirmek istiyor.”
“Vaow! İnanılmaz iyi haber.” Bugün bir galeriyle prensip anlaşmasına vardım ama olsun tekliflere açık olmakta fayda var.”
“Çok sevindim Bora; gelişmeleri kutlayalım.”
“Anlaştık. Kahve faslını sonraya bırakıyoruz. Kaliteli bir şarabım var. İtalya gezisinden almıştım. Bir koşuda getiriyorum.”
Bora şarabı dairesinden almaya gittiğinde paspasın üzerine siyah bir çanta buldu. Sapındaki zarfı alıp açtı, içindeki notta “Aç ve Hatırla!” yazıyordu, yüzüne manidar bir gülümseme yayıldı. Çantanın içinden rulo halinde yağlı boya bir tablo vardı.
Tuvalde, Lalezar Apartmanının dolunayın ışığında aydınlanan ön cephesi resmedilmişti. Ortada havada süzülen melek kanatlı bir excalibur (Kral Arthur’un efsanevi kılıcı), kabzasına işlenmiş akrep sembolünden mistik bir ışık yayıyordu. Resmin ön planında başı merdivende, vücudu yerde beyaz bir tüle sarılmış bir insan cesedin etrafında bina sakinlerinin ruhsuz duruşu resmedilmişti.
Bora çantaya içini iyice kurcaladığında şişkin bir zarf daha buldu. İçinde iki balya banknot vardı. Parayı aldı ve odasına doğru gitti. Giysi dolabını açtı. Lalezar Apartmanı sakinlerin kapılarına bırakılan siyah çantaya benzeyen bir dizi çantaya baktı. Üzerinde dokuz numaralı dairenin etiketi olanı el çabukluğu ile aldı.
Bora gelene kadar atıştırmalık hazırlayan Maya çalan kapıyı heyecanla açtı. Karşısında Bora’yı bulacağını umduğu an, kapısının tokmağına asılı siyah çantayı fark etti. Bora Maya’nın yanına döndüğünde genç kadının kapısını aralık bulunca elinde bir elinde şarap diğer elinde aile yadigarı iki şarap kadehiyle salona geçti. Maya’yı elindeki çantayla etrafına şaşkın şaşkın bakarken buldu. Bora elindekileri masaya bıraktı, dokuz numaralı daireye az evvel kendi elleriyle bıraktığı çantayı Maya’nın açmasına yardım etti. İçinden Maya’nın taşınma aşamasında kaybolan albüm kolisinin içinde olduğuna inandığı günlüğü ve boşanma sonrası parmağındaki alyansın olduğu kadife bir kutu vardı. Titreyen el ve dolan gözlerle kutunun kapağını araladığı anda…
***
Apartmanın malum demir kapısı öyle bir gürültüyle açıldı ki sanki apartman kökten sarsıldı. Üzerlerinde siyah, paltoyu andıran uzun ceketler, başlarında fötr şapka olan maskeli on iki kişi peş peşe binaya girdi. Sol yakalarında gümüşten yapılmış küçük birer akrep broşu takılıydı. Ayakkabıları rugandı, asil bir duruşları vardı. Dik, kararlı, kontrollü görünüyorlardı.
Antrede toplanarak bir çember oluşturdular. İçlerinden dördünün ellerinde bidon vardı, onlar merdivenlere yöneldi. Dairelerin kapılarına tek tek vurup apartman sakinlerinin dışarı çıkmasını beklediler. Kapıyı açan, bir silahla yüz yüze geliyor daha ne olduğunu anlayamadan yakasından tutulup dışarı çekiliyordu. Sadece bir kapı açılmadı, Ulvi Beyinki.
Dört adam sakinleri merdiven boşluğuna doğru itekledi, aşağıyı izliyorlardı şimdi. Korkudan taş kesilmişlerdi. Geri kalan sekiz maskeli adamlardan biri başını yukarı kaldırdı, tüm sakinlerin dairelerinden çıkarıldığına emin olduklarında içlerinden biri çemberin ortasına geçerek gürlemeye başladı. Aryana Hanım ve Safiye’nin giriş katındaki dairelerinin kapısına aşağıdaki adamlardan biri abanmıştı, iki kadın kapı eşiğinde birbirine sarılmış korkudan ağlıyordu.
“Buraya gel! Başlayabilmemiz için çemberin tamamlanması lazım.”
Maya olanlar karşısında dona kalmıştı, merdiven boşluğunda onlarla birlikte duran Bora’nın üzerindeki siyah ceketin yakasındaki gümüş akrep broşunu o anda fark etmişti.
“Neler oluyor Bora?”
Bora az önce karşılıklı şarap içmeyi kararlaştırdığı Maya’ya döndü. Onu “Kes!” diye tersledi akabinde çemberin ortasındaki adama dönüp var gücüyle haykırdı.
“Buyruğunuz olur, Beydaim!”
Maya şoka girmişti, aklında deli sorular cirit atıyordu… “Bora? Kimsin sen? Beydaim de kim? Kim bu adamlar? Şaka mı bu? Tiyatro mu oynuyorsunuz? Yoksa… Yoksa tarikat falan mısınız? Öyleyse Lalezar’la ne ilginiz var? Neye bulaştırdınız bizi?”
Bora ona az evvel verilen emir ile transa girmiş halde giriş katına inip çemberdeki yerini aldı. Beydaim çember tamamlanınca nihayet sadede geldi.
“Bu bina sizin zannettiğiniz gibi sıradan bir apartman değil. Lalezar zamanında bize yani Akrep Locası’na teslim edilmek üzere inşa edildi. Yazılı bir taahhütle. İmzalı, mühürlü, yasal. Ama söz tutulmadı. Nesiller geçti, hafızalar silindi. Biz bekledik, hakkımızı talep etmek için doğru zamanı kolladık. Gücümüzü sabırdan alırız. Zamanı geldi ki karşınıza dikildik. Çantaları sizi tehdit etmek için kapınıza bırakmadık, gerçekleri hatırlatalım dedik. Her birinin içinde atalarınızın bizim atalarımıza borçlarını hatırlatan ipuçları vardı. Anlayan anladı, anlayamayan da içi rahat olsun. Bu gece ne varsa ortaya dökülecek. Kim neyi sakladıysa, hatırlamak zorunda kalacak. Artık siz değil, biz konuşacağız.”
Apartmana sinen ölüm sessizliğinde konuşmasını sürdüren Beydaim’in sesi tarihi binanın duvarlarına çapıp eko yapıyordu.
“Aryana! Bu bina, büyükbaban tarafından yapıldı, evet. Ama onun da bir sorumluluğu vardı… Lalezar’ı, Akrep Locası adına Mazhar Efendi’ye teslim etmek. Üstelik aralarında imzaladıkları yazılı bir taahhütle. Ama iş binayı teslim etmeye gelince verilen söz tutulmadı. Senin eline bıraktığımız mendilin öyle romantik bir anlamı yok! Mazhar Efendi’nin isminin baş harflerini taşıyan, büyükbabanla aralarındaki güveni simgeleyen bir semboldü. Tapu devri gerçekleşmeyince Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonominin de kötü olması yüzünden dışarıdan destek alamayan Akrep Locası dağılma noktasına geldi. Müsebbibi en başta senin sülalendir! Dokuz daire için dokuz temsilciyiz… Bora olarak tanıdığınız akrebimiz konuşacak. Zehir, sıra sendedir.”
Bora aralarında yüzünde maske olmayan tek kişiydi, her zaman güler yüzlü olan genç adamın yerini donuk ifadeli bir fedai almıştı sanki. Bir adım öne çıkarak farklı bir tavır ve tınıda konuşmaya başladı.
“Ben Zehir. Ulvi Bey’in dedesi, o mühürlü anlaşmaya bizzat kefil olmuştu. Kendisini locanın varlığına saygı duyan bir adam olarak bilirdik. Bilgeydi, hayatta var olma amacı kitaplarıydı ama o da diğerleriyle birlik oldu, anlaşmayı yok saydı. Yaptığının cezası ölümdür, ceza infaz edilmez ise hüküm nesilden nesile atlar. Büyük dedesinin diyetini Ulvi Bey ödedi. Çantasına koyduğumuz akrepler infazı bizim yerimize yaptı. Kıskaç sıra senindir.”
Bora çemberdeki yerine geri dönünce bir diğer akrep çemberden çıkıp bir adım öne attı.
“Ben Kıskaç. Leyla Hanım’a bırakılan gözlük, büyük büyükbabasına aitti. Adam Akrep Locası adına hazırlanan sözleşmeyi gören, onaylayan ve saklayan kişiydi. O da hak yerini bulmasın diye elinden geleni yaptı. Kum sıra sendedir.”
Akrepler trans halinde birer robot gibi birbirlerine yaptıkları çağrılar üzerine öne çıkıp konuşuyordu.
“Ben Kum. Selin Hanım’ın büyük dedesi, Loca’nın üyesiydi ancak iş hak arayışına gelince bir toplantı sırasında Akrepler’den ayrıldığını beyan etti. Bir kazaya kurban edildi. Kolundan saatini çekip aldılar, saat tam 18.30’da. İğne sıra sendedir.”
“Ben İğne. Arslan Bey’e bırakılan 1927 tarihli banknot, Loca’nın bu binayı inşa ettirebilmek için susturmak zorunda kaldığı bir görevliye verilen rüşvetin içinden bir banknottur. Akrepler o rüşveti ödemeseydi Lalezar Apartmanı asla inşa edilmezdi. Locanın hakkı yendi. Zırh sıra sendedir.”
“Ben Zırh. Gülfem Hanım’a bırakılan gümüş broş büyükbabasının, apartman inşasındaki destekleri için Akrep Locası’nın kendi elleriyle yaptığı ilk semboldü. Yakalarımızdaki broşun gümüşten yapılmış olanıdır. Sıradan bir takı değildir, soyunuzun Loca’ya bağlılığının işaretiydi. Ama bağlılık yalan ve dümenden ibaretmiş. İz sıra sendedir.”
“Ben İz. Maya’ya bırakılan günlüğün ve alyansın anlamı açık: Eşinin ailesi de bu zincirin bir halkasıydı. Günlükte Lalezar sakinlerinin atalarının Akrep Locası’na ait belgeleri yok edip geride iz bırakmadan silmekle görevlendirildiğini yazıyor. Mühür sıra sendedir.”
“Ben Mühür. Berrak’a verilen anahtar, bodrumda gizli olan kasanın tek anahtarı. Kasa’da anlattıklarımızın delili vardır. Aryana’nın büyükbabasının kendi eliyle imzaladığı taahhüt orada. Beydaim’imiz buyurdu, zamanı gelmiştir. Haşa yalan söylediğimiz zannedilmesin. Zehir sıra sendedir.”
Lalezar Apartmanı sakinleri sıra tekrar Bora diye bildikleri loca üyesine gelince afalladı, daha ne anlatabilirdi ki? Akrepler eteklerindeki tüm taşları dökmüşe benziyordu.
“Ben Zehir. Son sözüm şudur… Bana bırakılan tablo ve para balyalarını aldığımda Beydaim’in harekete geçmeme dair emirini hemen algıladım. Excalibur’un kabzasındaki akrepten yansıyan ışık yeniden doğuşumuzun sembolüdür. Hakkı elinden alınan Akrep locasının temsil edildiği tablo Mühürlü Oda’mızda asılıdır, yerine geri konacaktır. Beydaim, buyruğunuzu dinlemeye hazırız.”
Zehir yerine geçerken Beydaim, binaya ilk girdiğindeki gibi gürledi.
“Lalezar, Akrep Locası için ihanetin simgesi oldu. Çok büyüdük, ilahi adalet tecelli etsin diye buradayız. Şükür artık ne size ne de uhreviden kalma binanıza ihtiyacımız var. Şimdi akreplerim! Doğru zaman şimdi!”
O an korkudan ne yapacağını şaşırmış Lalezar sakinlerinin üstlerine bidonlar boşaltıldı. Dört Akrep apartmanın her tarafına boşaltıyordu ellerindeki bidonları. Benzinin kesif kokusu binayı bir anda sarmıştı. Sakinle silahlar hala üzerlerine doğrultulmuş olduğundan hiçbir şey yapamıyorlardı.
Beydaim ‘in ceketinin cebinden çakmağını çıkartarak havaya kaldırdı.
“Akrep’ler! Dışarı!” diye haykırdı.
Beydaim ’in müritleri aldıkları emir üzerine hızlı binayı terk etti. Üst kattaki dört silahlı akrep aşağıya bidonları etrafa boşalta boşalta inmiş, dışarıya öyle çıkmışlardı. Çakmağın yere düşmesiyle binanın çıra gibi alev alması bir oldu. Merdiven boşluğu cehenneme dönerken tarihi Lalezar Apartmanı, Akrep Locasının lanetli geçmişiyle birlikte yanıyordu.

