Beyaz Işık Tüneli
Yazanlar: Özlem Abut Otluoğlu, Fatma Özkan, Özge Bozkurt, Ayşegül Kafescioğlu, Burak Dikmen, Ezgi Benli, Leyla Alçin, Gülnihal Özmen
Derleyen: Gülnihal Özmen
***
Cihangir’in yokuşlu dar sokağındaki tarihi apartmana taşınmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Ne altı yıldı ama! Berrak’ın gencecik yaşında yaşlandığı bir süreç olmuştu. Harbiye’deki iş yerinden eve dönerken oyalanmak için İstiklal caddesine çıktı, vitrinlere baka baka Galata’ya kadar yürüdü, kulenin hemen ötesindeki çay bahçesinde oturdu, şekerli elma çayı içti. Boşanmak üzere olduğu kocası eşyalarını almaya geldiğinde evde olmak istemiyordu.
Apartmana vardığında saat sekizi geçiyordu. Demir kapıyı açmak için anahtarı çevirmesi yetmiyor, her seferinde vücut ağırlığı ile kapıyı ittirmesi gerekiyordu. Üst kattaki komşusu bir gece eve sarhoş geldiğinde kapıyı açmayı beceremeyip vitrayları kırarak içeri girmeye kalkışınca apartman ahalisi ayağa kalkmıştı.
Giriş katta yardımcısıyla yaşayan Aryana Hanım ailesinin binada ikamet eden üçüncü jenerasyonuna mensuptu. Yardımcısı demans belirtileri göstermeye başlayan yaşlı kadını sosyalleşmesi için son apartman toplantısına getirmişti. Ana giriş kapısının değiştirilmesi gündeme geldiğinde 1929 yılında inşa edilen binanın tarihini uzun uzadıya o kadar tatlı bir üslupta anlatmıştı ki toplantı bir karar alınamadan sona ermiş, sitemkâr sözlerine kimse alınmamış, onu ciddiye alan kimse olmamıştı.
“Ah ne güzel günlerdi. Büyükbabam o kapıyı mahsus öyle ağır yaptırdı, hırsızlığa karşı önlem olsun diye. Diyorsunuz ki demir kapıya hacet yok, alarm sistemleri var. Haklısınız devir değişiyor…O zamanlarda hanımlara kapıyı beyler açardı, beyimiz yanımızda değilse de bir komşumuz ya da apartman görevlisi bize yardımcı olurdu. Hanımlarla beyler arasında eşitlik iyi de estetik kalmadı ona üzülüyorum. Şimdi herkes kendi başının çaresine bakıyor. Eskiden hiç kavga sesi işitilmezdi mesela, zamane insanı çok değişti. Sesten durulmuyor, hır gür işitince yüreğim daralıyor. Herkesin özeli herkese malum hale geldi. Apartmanın çatısı altında tüm komşularımızla birlikte kocaman bir aile gibi yaşardık, kol kırıldı mı yen içinde kalırdı. Derdi olan komşusunun kapısını çalar derman arardı. En çok da apartman boşluğunda yankılanan sıcak sohbetlerin sesini özlüyorum. Sevgili komşularım öyle bir hale geldik ki… Yabancılaştık. Oysa en yeni sakinimiz Berrak Hanım, onun da anneannesinin gelin geldiği daire. Deyin bana aynı çatının altında yaşarken bu arzu edilen bir şey olabilir mi? Çok üzücü! O zamanlar binanın kendine has bir şahsiyeti vardı ama zamanla hayata uydu garibim, yozlaştı. Oysa hepimizin geçmişi bir, yoksa sırrı mı demeliyim?”
Berrak’in zamanlaması bundan isabetli olamazdı, evine geldiğinde kocası gitmişti. İçeride hüküm süren sessizlikte huzur vardı. Evin ıssız haline alışmaya çalışıyordu. Aldatılmak mıydı canını yakan yoksa sevilmemiş olması mıydı? Zihninde cirit atan soruların üzerinde kafa yormayacaktı, bulduğu cevap önemini ayrılığa karar verdiği anda yitirmişti. Çarçabuk üzerini değiştirip pijamalarını giydi. Televizyonun kumandasını eline aldı, dijital platformda uzun zamandır izlemek istediği diziyi açtı. Gözü, ayaklarını uzattığı sehpada ucunda peluş ayıcıkların olduğu terliklerine takıldı. Acayip, o şimdi burada olsaydı terliklerimle kesin alay ederdi. Dizi yerine de maçı açardı, diye düşündü. Kucağındaki kovadan hallice kâseden avuçladığı patlamış mısırı ağızına dolduracakken kapının çalınmasıyla irkildi. Gelen davetsiz misafirin evden kovduğu kocasının olması işlerin çığırından çıkmasına neden olurdu. Kapı dürbününden baktı ama kimseyi göremedi, kapıyı usulca araladı. Paspasın üzerine siyah bir çantanın bırakıldığını fark edince şaşkınlıkla etrafına bakındı, kimse yoktu. Çantayı almak için eğildiğinde sapına asılı minik zarfı fark etti. Olup bitenin kocasının münasebetsiz bir şakası olduğunu düşündü. Zarftan çıkan notta, Aç ve hatırla! diye yazıyordu. Berrak bir kez daha etrafına bakındı, sahanlıkta kimsenin olmadığına emin olunca çantayı tereddütle alarak kapıyı kapattı.
Ağır adımlarla salona dönüp çantayı az evvel ayaklarını uzattığı sehpanın üzerine koydu. Fermuarı çekerken elleri titriyordu. Çantayı açtığında içinde eski, yassı bir anahtar gördü, başka hiçbir şey yoktu. Notu bir kez daha okudu, Aç ve hatırla! Anahtara yakından bakınca bunun bir kasa anahtarı olduğunu fark etti. Kasa eski olmalıydı zira anahtarın metal yüzeyi sarı yeşil alacalı bir renk almıştı. Kocasının onu tedirgin etmek için böylesi ince bir planı hazırlayacak zekaya sahip olmadığını düşününce o ihtimali eledi. Ve… Ve notta dediği gibi hatırladı. Anneannesinin yıllar önce söyledikleri kulağında yankılanıyordu…“Apartmanın bodrumunda büyük bir kasa var, babam söylemişti. Binanın inşaatı esnasında yaşanan kirli olaylarla ilgili deliller varmış içinde.”
DAİRE:3
Zaman su gibi akıyordu, Elizabeth Lalezar Apartmanı’na geldiği günü dün gibi hatırlıyordu. Samimi bir komşuluk ilişkisi kurduğu Berrak’la tanışması üzerinden altı ay geçmişti.
Genç kadın, İngiltere’de çalıştığı firmanın İstanbul’da şube açacağını duyduğunda çok heyecanlanmıştı. Bu şube ile ilgili çalışmaları yürütmesi ve yönetimi için Türkiye’ye gitmesini istendiği zamansa dünyalar onun olmuştu. Babasının Türk olması nedeniyle yazları Türkiye’ye geldikleri ve ailesi onunla ana dilinde konuşmayı tercih ettiği için Türkçeye en az İngilizceye olduğu kadar hâkimdi.
Akşam yemeğinden sonra konuyu ailesine açınca babasıyla hoş bir sohbete daldıklarını hatırlıyordu.
“Kızım, yeni iş yerin hangi semtte?”
“Maslak’ta babacığım.”
“Ooo harika! Cihangir’de dedemden kalma tarihi bir binada dairemiz var. Geçen yıl gittiğimde uğramıştım. Arzu edersen arkadaşımı arayıp daireyi senin için oturulacak hâle getirmesini rica edebilirim. Ne dersin kızım?”
“Ne güzel düşündün, mutlu olurum.”
Genç kadın kısa sürede hazırlıklarını tamamlamış, onu İstanbul’da havaalanında babasının arkadaşı karşılamıştı. Lalezar Apartmanı’na vardıklarında binaya hayran kalmıştı, tarihi binalara oldum olası bayılırdı. Merdivenin oymalı demir korkuluklarındaki estetik, ağır apartman kapısından binaya girer girmez gözüne çarpmıştı.
İkinci kattaki daireye geldiklerinde arkalarından bir sesle irkilmişler, kapıyı açmaya çalıştıklarından gafil avlanmışlardı.
“Hoş geldiniz. Berrak ben, iki numarada oturuyorum. Gelmenize çok memnun oldum. Ne zaman varacağınızı bilemediğim için hazırlık yapamadım. Yarın sizi kahvaltıya bekliyorum, taşınma telaşından bir nefes almış olursunuz. Gelirseniz çok memnun olurum.”
“Teşekkür ederim. Gelirim hem tanışmış oluruz.”
Elizabeth, Lalezar Apartmanı’na taşınmasının üzerinden geçen altı ayda yeni hayatına iyice uyum sağlamıştı. Yıllardır İstanbul’da yaşıyormuş gibi hissediyordu kendini, mutluydu. O gün yaptığı toplantı zorlu geçmişti. Firma yetkililerine güç de olsa projeyi kabul ettirdiğinden keyfi yerindeydi. Eve geldiğinde duşunu aldıktan sonra kendisine hazırladığı sandviç ve kahvesini alarak salona giderken kapı çaldı.
Kapıyı açtığında kimse yoktu. Eşikte duran siyah çantayı gördüğünde ne düşüneceğini bilemedi. Çantanın sapında asılı olan bir zarf vardı. Merakla zarfı alıp içinden çıkan notu okudu, üzerinde Aç ve Hatırla! yazıyordu. Çantayı alarak salona geçti, içini kurcalarken şeffaf bir poşete konmuş sararmış, biraz da hırpalanmış büyükçe bir zarf ve anahtar olduğunu gördü. Bir an şaşırsa da kâğıdı poşetten çıkartarak inceledi. Üzerindeki yazıları okumaya çalıştı ama hiçbir şey anlamadı. Kriptografik metinlerdi. Dil bilimci arkadaşı Hale’yi aradı, geç saatlere kadar uyumadığını biliyordu.
“Elizabethciğim, bu tür metinlerde genelde son paragrafta ipucu bulunur. Son paragrafın bana resmini WhatsApp’tan atar mısınn?”
Elizabeth, Hale’nin dediğini el çabukluğu ile yaptı; beklediği beş dakika telefonuna mesaj bildirimi gelene kadar bitmek bilmedi. Mesajda şöyle yazıyordu:
Hayatım, torbadan bir anahtar çıkmış olması gerekir. O anahtar tavan arasındaki kahverengi ahşap sandığın anahtarıymış. Aradığın yanıtı sandığın içinde bulacağın yazıyor.
DAİRE:4
Meryem, asık suratlı kasiyerin barkodlarını hızla okutup önüne ittirdiği malzemeleri bez çantasına doldurup ödeme yaparak marketten çıktı. Sokağın köşesini dönüp Lalezar Apartmanı’nı görünce yıllardır özlem duyduğu birine kavuşmuş kadar sevindi. Halbuki anneannesi ve dedesinden ona yadigâr kalan evinden ayrılalı henüz iki saat bile olmamıştı.
Apartmana yaklaştığında birinci kattaki evinin penceresinden sokağı izleyen Aryana Hanım’ı gördü, ona gülerek el salladı.
“Aryana teyzeciğim nasılsın?”
Aryana Hanım sesin geldiği yere kafasını çevirdi. Meryem yaşlı kadının gözlerindeki “Sen de kimsin?” bakışını fark edince üzüldü. Yakalandığı hastalık ara ara Aryana Hanım’ın zihniyle oyunlar oynuyordu. Bunu bilen Meryem fazla uzatmadan onunla vedalaşıp apartman kapısına doğru yürümeye başladığında Aryana Hanım’ın arkasından seslendiğini duydu.
“Meryem, güzel kızım. Sana da geldi mi siyah çanta? Gelmediyse de gelir. Bekle.”
Aryana Hanım diyeceğini demiş, sokağı izlediği pencereyi usulca kapatmıştı.
Meryem, “Siyah çanta mı? Tövbe estağfurullah. İlahi Aryana teyze.” diye mırıldandı gülerek. Apartmanla aynı yaşta olan ağır demir kapıyı omzuyla iterek içeriye girdi. Aklında siyah çanta, kalbinde eve gelmenin huzuruyla merdivenleri çıkmaya koyuldu.
Daire kapısını açtığında Meryem’in burnuna alışverişe çıkmadan önce yaptığı portakallı kekin kokusu geldi. Elindeki poşetleri bırakıp ellerini yıkadı. Ağzına kekten bir lokma atıp üstünü değiştirmek için yatak odasına doğru yürüdü. Koridor boyunca duvarda asılı olan siyah beyaz fotoğraflara baktı. Anneannesiyle dedesi beş sene evvel birer yıl ara ile vefat ettiğinden beri evdeki hiçbir şeyi değiştirmemişti. Fotoğraflardaki siluetler siyah beyazdı ama koca bir ömrün renkli izlerini taşıyordu. Anneanne ve dedesinin gülen gözlerinin ona baktığı fotoğrafa gözü kaydı. Sonra bakışları dedesinin kucağında oturan küçük Meryem’iniklerle buluştu. Yüreğine amansız bir özlem yerleşivermişti.
Babasını hiç tanımamıştı Meryem. Annesi ise Meryem’i doğurduktan sonra başka bir adamla kaçınca anneanne ve dedesi Meryem’i yanına almıştı. 45 yaşına gelen Meryem’in bildiği oydu. Hiç evlenmemişti. Dedesi gibi seven birini bulamayacağını düşünürdü hep. Aramamıştı da zaten.
Düşüncelere dalmışken kapı zilinin çalmasıyla irkildi. Gelen kimdi acaba? Kapıyı hafifçe araladığında paspasın üzerinde duran siyah çantayı gördü. Aryana Hanım’ın bahsettiği siyah çanta bu muydu acaba? Kısa bir tereddüt yaşadı. Çantanın üzerindeki minik zarfın içindeki notta, Aç ve Hatırla! yazıyordu. Merakına yenik düşüp almaya karar verdiği çantanın içinden siyah beyaz eski bir fotoğraf çıktı. Dedesi, Meryem’in daha önce hiç görmediği bir kadınla kol kolaydı fotoğrafta, yüzünde tıpkı anneannesiyle olan fotoğraflardaki gibi tanıdık bir gülümseme vardı. Fotoğraftaki hamile kadının kim olduğu amansız bir muammaydı.
DAİRE:5
Elif, yakın arkadaşının teyzesi Nevin Hanım’ın Cihangir’deki büyüleyici dairesinde yaşıyordu. Ev boğaza bakan geniş camları, antika eşyalarıyla insanda zaman yolculuğuna çıkmış hissi uyandırıyordu. Cihangir’deki kentsel yozlaşma semtin tarihsel ve fiziksel dokusunu değiştirmiş, eski birer İstanbullu olan yerel sakinlerin yaşam tarzlarını etkilemeye başlamıştı.
Elif televizyon kanalındaki işinden geç vakit dönmüştü. Yorucu geçen günün ardından evin sessizliği rahatlatıcıydı. Ağır demir kapıyı narin vücuduyla iterken giriş katındaki dairenin ışığının yandığını gördü. Aryana Hanım televizyonun karşısında uyuyakalmış olacaktı. Elif, arada sırada karşılaştığı yaşlı kadının gevelediği kelamları anlamasa da onun için derin bir hüzün hissediyordu.
Merdivenlerden yukarı çıkarak dairesine girince antrede duran siyah çantayı fark etti. Bir an şaşırdı, sonra sabah evden çıktığında çantayı paspasın üstünde bulup içeriye aldığını hatırladı.
Aceleyle salona geçti. Masanın üstüne koyduğu çantayı açmakta tereddüt etse de merakına yenik düştü. Sapına asılmış, Aç ve Hatırla! notunu görünce merakı iyice arttı. İçindeki özenle bağlanmış pakette bir zamanlar şarap rengi olduğu anlaşılan deri kapağı solmuş bir albüm çıktı. Üzerinde altın renkli harflerle Sevgili Nevin’e, diye yazıyordu.
Albümdeki eski fotoğraflar köşebentle tutturulmuş, sayfalar ince pelür kâğıtla ayrılmıştı. Elif, fotoğrafları incelemeye başladı. İlk fotoğraflar 1930’lara aitti. Fotoğraflarda dairenin önceki sahipleri, apartman sakinleri ve mahallenin eski görüntüleri vardı. Ancak aralarındaki en ilginç fotoğraf, apartmanın bodrum katında çekilmiş olandı. Tuhaftır ki fotoğrafta bir kutlama yapılıyordu. Kimdi bu insanlar? Dahası çatıda Boğaz’a nazır kutlama yapmak varken neden bodrumda toplanmışlardı?
Albümün sayfalarını karıştırmaya devam etti. Orta sayfaya geldiğinde, kırmızı kalemle işaretlenmiş bir fotoğraf dikkatini çekti. Albümü kendine yaklaştırınca arasından bir zarf yere düştü. Eğilip aldı. İçinden lime lime olmuş solmuş bir mektup çıktı. Elif’in içinde heyecanla karışık bir merak dalgası yükseldi. Bu mektup, Nevin Hanım’ın geçmişine dair önemli bir sırrı içeriyor olabilirdi.
Elif, saatine baktı, henüz yemek saati gelmemişti. Komşusu Meryem’e gidip sormaya karar verdi. Kadın kapıyı üzerinde eşofman, elinde kahve kupasıyla açtı.
“Meryem abla! Biraz vaktin var mı? Sana danışmam gereken bir şey var.”
“Tabii ki Elifciğim. Şansına portakallı kekim tazecik. Sana da bırakıldı değil mi?”
Elif elindeki albümü ve mektubu göstererek, “Yok girmeyeyim, yetiştirmem gereken dosyalar var. Kapıma sabah bir çanta bırakılmış, onu kastediyorsan. İçinde bu albümü ve mektubu buldum. Mektup Osmanlı Türkçesiyle yazılmış, yazısı inci gibi ama. Anlayamadım.” dedi.
“Ben de anlamam ki. Ver bir bakayım.”
Meryem, dikkatle fotoğrafı inceledi ve kırmızı kalemle işaretlenmiş yüzü gördüğü anda donakaldı.
DAİRE:6
Geçenlerde dedesinden kalma dairesine gidebilmek için köpek ölüsü kadar ağır kapıyı açması gerekiyordu gene. Gecenin tekinde içkili olması sebebiyle hoyrat davranmıştı kapıya. Kontrolsüz ittiği için kapı duvara çarpmış, üstündeki renkli mozaik tuzla buz olmuştu. Mahcubiyetinden Aryana Hanım’a gidip bir şey söyleyememiş, camın parasını bir zarfın içinde yaşlı komşusunun kapısının önüne bırakıvermişti
Mikael Aslanyan, ellilerinin ortasında şık giyimli bir beyefendiydi. Çok kimseyle muhabbeti yoktu. Dedesi, bu apartmanın mimarıydı. Alacağı ücret karşılığında ona bir daire vermişlerdi. Mikael evlenince bu daireye taşınmıştı. Yıllardır Lalezar Apartmanı’nda oturuyordu, diğer sakinlerle ilişkisi kısa bir selamlaşmadan ibaretti. Hele üst katındaki deli kadın ona kafayı takmıştı. Mikael’i gördüğünde yüzünü çeviriyor, kendi kendine söyleniyordu.
Evin tesisatında sorun çıktığında usta, evin tesisat planlarının lazım olduğunu söylemişti. Kimse bilmiyordu planların yerini. Küçükken dedesi bodrumdaki sandıklarda olduklarını dediğini hatırlıyordu. Aşağı inip araştırmalarını yaparken kutuların arkasında eski tip büro kasalarından birini bulmuştu. O gün bugündür kasayı açmak için türlü yollar denemişti. Meret bir türlü açılmıyordu. Planları da bulamamış, usta tesisatı körlemesine tamir etmek zorunda kalmıştı.
Kafayı takmış, günlerce, haftalarca, aylarca kasayı açmak için uğraşmıştı ama nafileydi çabası. Neredeyse binayı yakacaktı bir keresinde. Günlerce apartmandaki is kokusu geçmemişti. Lanet kasa, yeminliymiş gibi açılmamıştı.
Karısı da merak içindeydi, “Ya kasada değerli bir şeyler varsa? Komşular da kasanın içindekilere ortak olmak isterse?” diye söylenip duruyordu.
Komşuları işkillendirmemek için kimseye tek laf etmemeye karar vermişlerdi sonunda.
Mikael, son günlerde apartmanda bir hareketlilik seziyordu. Kapılar açılıyor, kapanıyor, merdiven sahanlığında fısıldaşmalar işitiliyordu. Aryana Hanım’ın kulak tırmalayan sesiyle apartmana girip çıkana, “Size de mi geldi çanta?” diye bağırması da cabasıydı. Neydi bu çanta olayı, anlam verememişti.
Ofisten bir hayli geç çıkmıştı, apartmana alışılmamış bir sessizlik hâkimdi. Daire kapısına geldiğinde tam anahtarı deliğine sokacaktı ki gördü siyah çantayı. Üstüne, Aç ve Hatırla! yazan bir not iliştirilmişti. Sağa sola baktı sanki bırakanı görebilecekmiş gibi. Çantayı sapından kavrayıp içeri girdi. Sessizdi. Karısı çoktan uyumuş olmalıydı. Çantayı dikkatlice masanın üstüne koydu ve açtı. Yer yer yüzülmüş derisiyle bir günlük vardı içinde… 1927- Harutyan Aslanyan, dedesinin adı. Heyecanla günlüğü açtı. Kasayla ilgili bir şeyler bulabilmek umudu içini sarmıştı. Günlükten apartmanın eskizleri ve fotoğraflar çıktı. Birinde görünen tavan arasındaki bir sandık eskiden kırmızı olduğu anlaşılan bir kalemle daire içine alınmıştı. Fotoğrafın arkasına da bir bebek resmi çizilmişti. Arkasından gelen ayak seslerini duyunca aniden döndü. Üstünde geceliğiyle karısı karşısındaydı. Mikael’i aklında deli sorular cirit atıyordu.
Tavan arasında olan ne?
Bebek çizimi ne anlama geliyor?
Çantalar herkese bırakıldığına göre diğer apartman sakinlerinin kasadan haberleri olmuş muydu?
“Neler oluyor kuzum? Çok geç kaldın, uyumuşum.”
Mikael günlüğü kapattı. “Hiiiçççç. Sen yatağa dön. Ben de geliyorum.” diyerek karısının peşine takılıp yatak odasına doğru yürüdü.
DAİRE:7
Oktay, demir kapıyı açmak için ittirdiğinde göğüs kafesine bir ağrı girdi; son günlerde ağrılar sıklaşmıştı. Ömründen bir gün daha geçmiş ve nihayet eve gelmişti. Tek başına yaşıyordu. Yalnızlığında alkol arkadaşı olmuştu. Dairesine çıktığında gözlerinin ona oyun oynadığını sandı, paspasın üzerinde siyah bir çanta, sapına da üzerinde Aç ve Hatırla! yazan bir not asılıydı.
Çalışma masasında trafik kazasında kaybettiği eşi ve kızının fotoğrafı vardı. Sevdiklerine, “Merhaba.” dedi, karşılığında bir ses bekledi ama umudu nafileydi. Sessizlik, kör bir kuyunun içinden yankılanan ekodan beterdi. Pencerenin önündeki koltuğa geçti. Kızının parke zeminde koştururken küçücük ayakkabılarından çıkan sesler kulağında çınlıyordu. Oysa kimse yoktu. Sadece o ve sessizlik… Masada duran içi yarılanmış içki şişesine uzandı. Soğuk cam eline değdiğinde bir ürperti hissetti. “Ne garip,” diye düşündü, “şimdi içeriden yanıma geleceklermiş kadar gerçekler hâlâ.” Bir yudum aldı içkisinden, gözlerini kapattı. “Belki de” diye mırıldandı kendi kendine, “Yalnızlık bir ceza değil, uyanıştır.” Ürperdi. Alışmak… İnsan yalnızlığa nasıl alışır? Bir yudum daha aldı içkisinden, zihni karmaşık, düşünceleri bulanıktı.
Pencereyi açtı, yüzüne çarpan temiz havadan medet umuyordu. Sokak lambasının aydınlattığı bankta yaşlı bir adam oturuyordu. Elinde bir baston, başı öne eğilmiş. İçkinin uyuşturduğu beyni berraklaşır gibi oldu. “Belki de” dedi, “bu gece bir işarettir.” Elindeki içki şişesini göz hizasına getirdi, sonra hışımla pencereden fırlattı. Cam, kaldırım taşlarına çarparak parçalara ayrılırken mırıldandı. “Yalnızlık dostum, zor zanaat.”
Tekrar çalışma masasına geçtiğinde aklından tamamen çıkan siyah çantayı el çabukluğu ile açıverdi. İçinden çıkanlara anlam veremiyordu. Kriptografik yazılarla dolu eski bir kâğıt, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bir mektup, sararmış eski iki fotoğraf. Her biri, bir bulmacanın parçaları gibiydi. Kâğıdı eline alıp inceledi. Üzerinde karmaşık semboller, geometrik şekiller ve anlaşılması güç yazılar vardı. Ne anlama geldiğini çözmeye çalışsa da beceremedi. Şansını fotoğraflarda demeye karar verdi. Sonuç değişmedi, muamma giderek büyüyordu.
İlk fotoğrafa baktığında, bir grup adamın Boğaz kenarında toplanmış olduğunu gördü. Yüzleri net değildi. Diğer fotoğraf daha da tuhaftı… Adamın biri, taş bir kapının önünde duruyordu ama kapının nereye açıldığını anlamak imkânsızdı.
DAİRE 8
Son yedi yıldır yaptığı gibi Lalezar Apartmanı’nın sekizinci dairesinde uyuyakaldığı koltukta gözlerini açtı. Odasının camlarını açıp havalandırdı, içeriye bir toz bulutu yayılmaya başlamıştı. Şehrin egzoz ve is kokusunun içeriye sirayet edeceğini anlayınca camları kapattı. Ev, tozluydu. Süpürgeyi çalıştırdı. Alt katında oturan Mikael, deli adamın tekiydi, yine şikâyet edecekti. Fevri davranışlarına alışmışlardı artık. Kimse ona inanmıyordu ama adamın tehlikeli olduğunu seziyordu. O Aryana Hanım yok mu, onun da bildikleri vardı ama ağzını bıçak açmıyordu. Oldum olası huzursuz etmişti Aryana Hanım Songül’ü. Kadının yaşadıklarını unutmak istediği için beyninin hastalığa yenik düştüğünü varsayıyordu.
Boşanmadan önce kocası ve iki kızına bunları anlatmaya çalışmıştı ama onlar saçmaladığını söylemişlerdi. Kocası takıntılı dünyasından çıkması gerektiğini, tutumu yüzünden çevrelerindeki herkesin onlardan uzaklaştığını söyleyip Songül’e boşanma davasını açmıştı. Kızlarını annelerinden kopartan da oydu. İleri geri konuşup herkesi ona karşı doldurmuştu. Ne vardı sanki dili ağırsa, biraz da patavatsızsa? El âlem yaparken iyiydi de o söyleyince mi sorun oluyordu? Kimse onu anlamıyordu.
Rahatlamak için süpürgeyi var gücüyle ileri geri hareket etmeye başladı. Ne kadar bastırırsa zemin o kadar dezenfekte olacakmış gibi hissediyordu. Girişini çekmek için kapıyı açtı. Ayyaş komşusunun merdivenlerden ağır ağır indiğini gördü. Hemen kapıyı kapattı. Oktay Bey’le konuşmak istemiyordu. Adam delirmişti eşini ve çocuğunu kaybedince. Kendi ailesi hayattaydı en azından.
Süpürgeyi kapatıp yerine koyacağı vakit kapının çalındığını fark etti. Kesin Oktay Bey gelmişti. Bir şey isteyecekti yine. İçki kokan nefesiyle mırıldanmalarından hiçbir şey anlamıyordu. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Şaşırmıştı. Kapıyı kapatacakken paspasın üzerinde duran siyah çantayı gördü. Aklına ilk gelen düşünce, paspasını kirlettiği oldu. Çantayı bir peçeteyle tutarak içeriye aldı. Salon zeminine temiz bir sofra bezi serip üzerine koyduğu çantayı kolonyayla sildikten sonra merakla kurcalamaya başladı.
Çantanın üzerindeki Aç ve Hatırla! notu dikkatini çekti. Neyi hatırlaması gerekiyordu ki? Kalbi panikle çarpmaya başladı. Elleri terliyordu. Çantayı açtığında içinden eskiden beyaz olduğu anlaşılan kahverengimsi tondaki bebek patiğini gördü. Elleri titremeye başladı. “Biliyordum. Huzurumuzu kaçıracağını biliyordum.” diyerek telefona sarıldı, Mikael Bey’i arıyordu. Telefonu nihayet açan adama bağırmaya başladı.
“Senin başının altından çıktı değil mi bunlar? Deli misin nesin? İtiraf et!”
DAİRE 9
Dedesi Lalezar Apartmanı inşa edildiğinde bir daire alabildiği için çok sevinmişti. Güler, bu hikâyeyi yıllarca anneannesinden dinlemişti. Evi dedesi annesine; annesi de ona miras bırakmıştı.
Apartmanın girişinde kriptografik bir yazı vardı. Sonradan öğrendiğine göre yazının Türkçe karşılığı, “Bu apartman bir aile apartmanıdır.” idi. Yazının ne anlama geldiğini öğrendiğinde ne güzel diyerek mutlulukla içini çekip gülümsemişti. Kardeşi olmadığından kalabalık ailelere her zaman gıpta ediyordu.
Eve geldiğinde yine o yazı karşılamıştı onu. “Biz de bu çatı altında birbirimizin ailesi olacağız, güzel günler göreceğiz hep birlikte.” diye düşünerek devasa demir kapıdan içeri girip yukarıya çıkmaya başladı.
Geçenlerde Aryana Hanım’a kahve içmeye gittiğinde bu günlerde siyah bir çantanın dairelerin önüne konulduğunu ima eden sözler söylediğini hatırladı. Merdivenlerde Oktay Bey’le karşılaştı. Oktay Bey’in hanımıyla çok iyi anlaşmışlar, çocukları da birbirlerini sevmişlerdi. Okula birlikte gitmişlerdi. O elim kaza anne ve kızı hayattan koparınca sadece Oktay Bey değil, bütün apartman sakinleri ruhsal bir çöküntü yaşamıştı. Adama selam verip merdivenleri çıkmaya devam etti. Üç numaralı dairede oturan Elizabeth Hanım’ın kapısını çaldı. “Merhaba komşum nasılsınız?” diye sordu. Elizabeth Hanım, İngiltere’deki ailesini anlattı ona uzun uzun. Çok özlüyordu onları. Bu yaz İngiltere’ye gidecekti, söz vermişti annesine. Çıktığı katlardaki dairelerin sakinlerini düşünerek çıkıyordu ki… Dairesinin bulunduğu kata geldiğinde, kendi kapısının önündeki paspasın üstünde duran siyah çantayı gördü.
“Benim kapıma da konmuş.” diye söylendi. Bu çanta koyma olayına bir anlam verememiş hatta korkmuştu. Endişeli bir ruh hâliyle yaklaştığı çantayı ayağı ile iterek ağırlığını anlamaya çalıştı. Hafifti. Kapıyı açıp içeri girdiğinde çanta elindeydi.
Endişesinin yerini merak almıştı. Mutfağa geçti. Çantayı, masanın üstüne serdiği gazete kâğıdının üstüne koydu. Sapındaki “Aç ve Hatırla!” yazılı not onu neyi hatırlaması gerektiği konusunda düşündürdü. Çantayı açtığında, bir anahtar ve sararmış bir mektup çıktı. Sabırsızca mektubu açtığında anahtarın PTT’de kiralanmış bir kasaya ait olduğunu, çok çok önemli olan evrakların o kasada saklandığını anlatıyordu:
“Bir olay var ve o olayı açıklayan evraklar var; bu evraklar ortaya çıkarsa belki birkaç, belki pek çok kişinin düzeni bozulacak. Yaptıkları yanlarına kalmayacak, suçlanacaklar, hesap verecekler!”
O zaman bu evraklar neden imha edilmemişti? Güler, şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışırken zihninde deli sorular cirit atıyordu.
DAİRE:10
Gene o gecelerden biriydi. Adnan, sigarası ağzında Lalezar Apartmanı’nın karşısında dikilmişti. İki metre ötesinde bir cam şişenin patlamasıyla karanlık düşüncelerinden sıyrıldı. Yumruklarını sıktı. Dişlerinin arasından öfkeli bir sesle, “Oktay, hayat senin için de zor, değil mi?” diye söylendi. Yıllardır buralardan çekip gitmek istediğini düşünerek ağır demir kapıdan içeri girdi.
Parmak uçlarına basa basa merdivenlerden çıkmaya başladı. Kimseyle karşılaşmak istemiyordu. Hele giriş katında oturan yaşlı bunak midesini bulandırıyordu. Hoş karşılaşsa da onu görmezden gelirdi. Huzursuz ediyordu onu. Kendine en yakın hissettiği Oktay’dı. O da karısını ve evladını kaybetmişti kendi gibi.
Birinci kata çıkan merdivenleri yarılamıştı ki bunak kadının merdiven boşluğunda yankılanan sesini işitti. “Siyah çanta mı gelmiş gene?” diye.
Bu apartmanda doğmuştu. Annesini ve babasını hiç tanımamıştı. Dedesi büyütmüştü onu. Oturduğu daire de dedesinden miras kalmıştı. Akrabaları, apartman sakinleri ona aklı erdiğinden beri cüzzamlı gibi davranırdı. Nedenini dedesi ona ölüm döşeğindeyken söylemişti. Gayrimeşru bir çocuktu, annesinin evli bir adamla ilişkisinden dünyaya gelmişti. Annesi doğumdan sonra Lalezar Apartmanı’nın on numaralı dairesinde ölü bulunmuştu. Polis, intihar ettiği sonucuna varmıştı ama dedesi inanmamıştı buna. Çünkü kızının ciğerini biliyordu; oğlunu çok seviyordu, onu bırakıp hiçbir yere gitmezdi.
Yıllarca annesinin katilini ve babasını aramıştı. Dedesine son nefesinde babasının adını söylemesini istemişti. Söyleyemeden son nefesini vermişti adam. “Kahrından öldü o. Onu da öldürdüler.” diye ağlamıştı cenazesinde.
Yapayalnız kalmıştı. Ta ki karısıyla karşılaşana kadar. Aile olmuşlardı. Oğlu doğduğunda ne kadar da tamamlanmış hissetmişti kendini ama yıllar geçtikçe aralarına anlamsız bir mesafe girmişti. Baba oğul anlaşamıyordu.
O gün bugün gene yalnızlık, gene yarım kalmışlık hissiyle baş etmeye çalışmıştı. Yıllar sonra dedesinden kalan bu daireye dönene kadar içini kemiren duygulardan kurtulamadı. Şimdilerde annesiyle ilgili zaman içinde elde ettiği ipuçlarından gerçeğe yaklaştığını hissediyordu.
Dedesinden miras kalan, ömrü boyunca tadilat görmemiş köhne dairesinin kapısına geldi. İçerideki küf kokusu kapıdan dışarıya taşıyordu. Midesi bulandı. Kapısının önünde siyah bir çanta vardı, Aryana Hanım’ın bahsettiği çanta demek ki buydu. Üstünde de bir not… “Aç ve Hatırla!”
Çantanın sapını kavradı. Ağırdı. Almaktan vazgeçti. Haftada bir ondan nefret eden oğlu ziyarete geliyordu. Geldiğinde hiç yüzüne bakmıyor, salondaki eski püskü koltukta oturup bir süre sonra da kalkıp gidiyordu. Son gelişinde “Tamam, sen kazandın. Babaannemin katilini bulacağım.” deyip çekip gitmişti. Sabah eve gelen oğlu, çantayı aldı; salon masasının üstüne koydu. O sırada Adnan, salondaki eski berjerde oturmuş, oğlunu izliyordu.
“Çantayı içeri aldın demek. Ağırdı, ben taşıyamadım. Neler varmış içinde? Aç da bakalım.” diyerek yerinden kalktı. Oğlunun yanına geldi. Oğlu cevap vermeden çantayı dikkatle açtı. İçinden çıkanlara baktı. Bir tabanca ve av bıçağı. Yanlarına bir not iliştirilmişti. “Annen hangisiyle öldürüldü? Bulabilecek misin bakalım?”
***
Ertesi sabah, tarihi Lalezar Apartmanı’nın geceyi diken üstünde geçiren on sakininin telefonuna bilinmeyen bir numaradan aynı mesaj geldi.
Gece yarısı hepinizi bodrumda bekliyorum. SİYAH ÇANTA
Kimse için gün bitmek bilmedi.
Bu süre zarfında Elizabeth tüm cesaretini toplayıp bodruma indi. Kasayı gördü elindeki anahtarla şansını denedi. Olmadı. Sonra tavan arasına çıktı. Mikael’le karşılaştı. İkisi de niçin orada olduklarını bilmiyormuş gibi bir şeyler gevelediler. Güler, apartmandan erkenden çıktı. PTT’ye gidip elindeki anahtarın açacağı kutuyu aradı. Buldu da. İçinden bir sürü evrak ve haritalar çıktı. Hiçbir yere uğramadan eve döndü. Nasıl olsa akşama kadar vakti vardı incelemek için. Elif, eline fotoğrafı alıp Meryem’in kapısına dayandı.
“Bu çanta işi bütün dengemi bozdu. Baksana şuna, bana gelen fotoğrafta millet bodrumda toplanmış. Hani köstebek gibi. Var mı senin bir fikrin?”
“Hiçbir fikrim yok, senin gibi afallamış hâldeyim.”
Berrak da anahtarla Aryana Hanım’a gitti. Bilse bilse o bilirdi elindekinin nerenin anahtarı olduğunu. Aklının gittiği zamana denk geldi. Hatırlayamadı. Oktay, sabahtan içmeye başlamıştı. Bugünü de ayık geçiremeyecek kadar bezgindi. Kucağında fotoğraflar ve mektupla tüm gün pencereden dışarıyı seyretti. Songül, kahverengi bebek patiğini yıkadı. Kuruması için kaloriferin üstüne koydu. Koymadan önce kaloriferin üstünü üç kez sildi. Akşama o pis bodruma inip inmemek konusunda kararsız, evi kırklayarak günü geçirdi; patiğin sahibini düşünmedi bile. Adnan’ın oğlu, eski albümlerden babaannesinin fotoğraflarını bulup tabanca ve bıçağın yanına, masanın üstüne koydu. Baba ve oğul akşamı beklediler.
Sakinler, ayrı ayrı bütün sırların ortaya döküleceği gece yarısına kadar dakikaları saymaya başladı. Saatler 23.45’te on kişi apartmanın bodrumunda buluştu. Tek Adnan henüz gelmemişti. Derin bir sessizlik bodrumun içindeki pis havayı daha da solunmaz hâle getiriyordu. Herkesin gözü kapıda, zihninde gelecek kişinin kim olduğuyla ilgili varsayımlar yapıyordu. Çıt çıkmıyordu.
Neden sonra uzaktan emin adımlarla bodruma yaklaşan ayak sesleri işitildi. Kulak kabarttılar. Sesler yaklaştı. Durdu. Kısa bir tereddüt anından sonra adım sesleri tekrar başladı. Bodrumda toplanan kalabalık huzursuzlukla yerlerinde kıpırdanmaya başladı, soluklarını tuttular. Işık, adamın arkasından geliyor, yüzünün seçilmesini engelliyordu. Tam arkasından gelen Adnan, kapıda duran orta boylu gölgeyi izliyordu.
“Hepiniz gelmişsiniz.” derken onlarla alay ediyordu sanki. “Merak ediyorsunuz neden buradasınız, çantaları kim gönderdi diye. Tanımadınız tabii. Adnan’ın oğlu Metin. Beni tanımazsınız. Ama ben hepinizi, aile geçmişlerinizi çok iyi biliyorum. Sizlerin bilmediği sırları da.”
Bu hipnotize edici ortamdan ilk sıyrılan Mikael oldu. “Ne demek istiyorsun? Bu saatte hepimizi burada topladın. Dök eteğindeki taşları da görelim bu tiyatronun nereye varacağını.”
Topluluk bu çıkışla kendine gelir gibi oldu. Birbirleriyle konuşmaya başladılar. Kıpırdanmalar arttı. “Evet, bekliyoruz.”
“Söyle de bilelim neymiş o sırlar.”
“Çişim geldi. Beni eve götür.”
“Ne sırrı yahu?”
Konuşmaların ardı arkası kesilmiyordu.
“Peki, herkes duyacaklarına hazır demek ki. Bazılarınızın hoşuna gitmeyecek.”
Kafası iyice bozulan Oktay atıldı, “Bırak zırvayı da anlat, derdin nedir ahbap?”
“Bravo ayyaşsın ama cesursun da. Sözümü bir daha kesme!1929 yılında bu apartmanın inşaatı sırasında temel kazılırken binlerce Bizans altını ve tarihi eserler bulunmuştu. Tarihi eserler bakanlığa teslim edilmişti. Bunu büyüklerinizden duymuşsunuzdur. Duymadığınız altınların akıbeti. Altınlar yıllarca buradaki o gizemli kasanın içinde tutulmuş. Zaman zaman burada toplanıp altınlar yerli yerinde mi bakarlarmış.”
Güler çantasından eski haritaları çıkarıp gösterdi.
“PTT’deki kasada bulduğum belgelerde,” dedi, “bodrumda sonradan örülmüş gizli bir bölmeden bahsediliyor. Altınların olduğu kasa ile ilgisi olabilir mi?”
“Bilmem, var mıdır sizce? Anlatacaklarım bitmedi, kesin sesinizi! Aryana Hanım’ın da dediği gibi kol kırılırmış da yen içinde kalırmış. Apartmanın genç erkekleri çapkınmış. İki bekar kız varmış apartmanda. Biri babaannem, biri de Meryem Hanım’ın annesi. Babaanneme Harutyan Bey, Meryem Hanım’ın annesine Elizabeth Hanım’ın babası musallat olmuş.”
Metin, verdiği bilgilerin etkilerini görmek için sustu. Herkes birbirine bakıyordu. Elizabeth ve Mikael itiraz cümlelerini art arda sıralıyordu.
“Öyle olduğunu kabul edelim, böyle bir geçmişi olan bir yere babam neden gelip yerleşmemi istesin?” diye konuştu Elizabeth.
“Mantıklı soru, bravo! Açıklayayım… Onu tanıyan kimse kalmamıştı apartmanda. Sizin bu gerçeği öğrenebileceğiniz kişiler öldü. Bir şu bunak kadın hayatta. O da hatırlamaz. Sırrı güvendeydi yani.”
“Benim babam kaybolmuş. Annem, beni bırakıp kaçmış.”
“Demek kaybolmuş Mikael Bey. Yani siz öyle biliyorsunuz. Mikael Bey’in babasıyla babaannem büyük aşk yaşamışlar. Herkes biliyormuş. Bu iki genç oradan kaçıp rahat yaşamak için planlar yapıyormuş. Dertlerini de bu bunağa anlatıyorlarmış. Neyle kaçacaklarmış peki? Kasadaki altınlarla. Bu kadın, planlarını duyunca gidip her şeyi babasına anlatmış. Büyükler toplanmış. Konuşmuş, tartışmışlar. İki gencin ölüm infazına karar vermişler.”
Son cümle herkesin ağzını bir karış açık bırakmıştı. Lalezar Apartmanı sakinleri dehşet içinde birbirlerine bakıyorlardı. Mikael itiraz edecek oldu.
“Sözüm daha bitmedi. Siz babamdan üç yaş büyüksünüz Mikael Bey. Önce babanızı öldürdüler. Bu bodrumun arkasında bir bölme vardı. Cesedi oraya sakladılar. Duvarı, sizin dedeniz ördü Elif Hanım. Sıra babaanneme geldiğinde ona sevgilisinin her şeyi bırakıp kaçtığı yalanı söylendi. Doğumdan sonra onu da öldürdüler. Bebeği de öldürecek kadar gaddar değillermiş, hayret. Böylece sırları, altınları güven altındaydı artık. Yıllarca babam gerçeği aradı. Buraya taşınma nedeni buydu. Büyük dedem öldükten sonra evi aradım. Babaannemin kaloriferin arkasındaki zulasını buldum. Sakladığı günlüğünde her şeyi yazmış garibim. Ama babama söyleyemedim. Bu bilinmezlikle göçtü gitti buradan. Şimdi hayaleti beni rahat bırakmıyor. Her gece ama her gece rüyalarımda. Artık her şeyin bilinme vakti geldi. Baba, artık git. Huzurla anneme, annene, babana kavuş. Beni bırak artık.”
Son sözlerini söylerken oluk oluk yaşlar boşalıyordu gözlerinden. Dizlerinin üstüne çöktü. Dünyayı aydınlatan bir şimşek çaktı, sonra insanı yerinden hoplatacak bir gök gürültüsü bodrumu kapladı. Songül, tiz bir çığlık kopardı. Hafif bir rüzgâr kapıya, Metin’in olduğu yere doğru esti. Olup biteni Metin’in arkasında izleyen Adnan Bey, hayalet eliyle oğlunun saçlarını okşadı ve önünde açılan beyaz ışık tüneline doğru yürüdü. Tünelin sonunda eşini gördü. Yanında hiç tanışmadığı ama kendi kadar iyi bildiği genç bir çift, annesi ve babası duruyordu. Hepsi kollarını açmış Adnan’ı bekliyordu. Adnan, sevdiklerine doğru yürüdü.

