image18

Lalezar Apartmanı Öyküleri

Gizli Bodrum

 

Yazanlar: Özlem Abut Otluoğlu, Eda Kurşun, Kübra Yeniavcı, Ayşe Nuran Kılıç, Gamze Uğuz Aytaş, Defne Güney Öncül, Demet White, Gülnar Kandeyer.

Derleyen: Ayşe Nuran Kılıç

***

Cihangir’in yokuşlu dar sokağındaki tarihi apartmana taşınmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Ne altı yıldı ama! Berrak’ın gencecik yaşında yaşlandığı bir süreç olmuştu. Harbiye’deki iş yerinden eve dönerken oyalanmak için İstiklal caddesine çıktı, vitrinlere baka baka Galata’ya kadar yürüdü, kulenin hemen ötesindeki çay bahçesinde oturdu, şekerli elma çayı içti. Boşanmak üzere olduğu kocası eşyalarını almaya geldiğinde evde olmak istemiyordu.

Apartmana vardığında saat sekizi geçiyordu. Demir kapıyı açmak için anahtarı çevirmesi yetmiyor, her seferinde vücut ağırlığı ile kapıyı ittirmesi gerekiyordu. Üst kattaki komşusu bir gece eve sarhoş geldiğinde kapıyı açmayı beceremeyip vitrayları kırarak içeri girmeye kalkışınca apartman ahalisi ayağa kalkmıştı.

Giriş katta yardımcısıyla yaşayan Aryana Hanım ailesinin binada ikamet eden üçüncü jenerasyonuna mensuptu. Yardımcısı demans belirtileri göstermeye başlayan yaşlı kadını sosyalleşmesi için son apartman toplantısına getirmişti. Ana giriş kapısının değiştirilmesi gündeme geldiğinde 1929 yılında inşa edilen binanın tarihini uzun uzadıya o kadar tatlı bir üslupta anlatmıştı ki toplantı bir karar alınamadan sona ermiş, sitemkâr sözlerine kimse alınmamış, onu ciddiye alan kimse olmamıştı.

“Ah ne güzel günlerdi. Büyükbabam o kapıyı mahsus öyle ağır yaptırdı, hırsızlığa karşı önlem olsun diye.  Diyorsunuz ki demir kapıya hacet yok, alarm sistemleri var. Haklısınız devir değişiyor…O zamanlarda hanımlara kapıyı beyler açardı, beyimiz yanımızda değilse de bir komşumuz ya da apartman görevlisi bize yardımcı olurdu. Hanımlarla beyler arasında eşitlik iyi de estetik kalmadı ona üzülüyorum. Şimdi herkes kendi başının çaresine bakıyor. Eskiden hiç kavga sesi işitilmezdi mesela, zamane insanı çok değişti. Sesten durulmuyor, hır gür işitince yüreğim daralıyor. Herkesin özeli herkese malum hale geldi. Apartmanın çatısı altında tüm komşularımızla birlikte kocaman bir aile gibi yaşardık, kol kırıldı mı yen içinde kalırdı. Derdi olan komşusunun kapısını çalar derman arardı. En çok da apartman boşluğunda yankılanan sıcak sohbetlerin sesini özlüyorum.  Sevgili komşularım öyle bir hale geldik ki… Yabancılaştık. Oysa en yeni sakinimiz Berrak Hanım, onun da anneannesinin gelin geldiği daire. Deyin bana aynı çatının altında yaşarken bu arzu edilen bir şey olabilir mi? Çok üzücü! O zamanlar binanın kendine has bir şahsiyeti vardı ama zamanla hayata uydu garibim, yozlaştı. Oysa hepimizin geçmişi bir, yoksa sırrı mı demeliyim?”

Berrak’in zamanlaması bundan isabetli olamazdı, evine geldiğinde kocası gitmişti. İçeride hüküm süren sessizlikte huzur vardı. Evin ıssız haline alışmaya çalışıyordu. Aldatılmak mıydı canını yakan yoksa sevilmemiş olması mıydı?  Zihninde cirit atan soruların üzerinde kafa yormayacaktı, bulduğu cevap önemini ayrılığa karar verdiği anda yitirmişti. Çarçabuk üzerini değiştirip pijamalarını giydi. Televizyonun kumandasını eline aldı, dijital platformda uzun zamandır izlemek istediği diziyi açtı. Gözü, ayaklarını uzattığı sehpada ucunda peluş ayıcıkların olduğu terliklerine takıldı. Acayip, o şimdi burada olsaydı terliklerimle kesin alay ederdi. Dizi yerine de maçı açardı, diye düşündü. Kucağındaki kovadan hallice kâseden avuçladığı patlamış mısırı ağızına dolduracakken kapının çalınmasıyla irkildi. Gelen davetsiz misafirin evden kovduğu kocasının olması işlerin çığırından çıkmasına neden olurdu. Kapı dürbününden baktı ama kimseyi göremedi, kapıyı usulca araladı. Paspasın üzerine siyah bir çantanın bırakıldığını fark edince şaşkınlıkla etrafına bakındı, kimse yoktu. Çantayı almak için eğildiğinde sapına asılı minik zarfı fark etti. Olup bitenin kocasının münasebetsiz bir şakası olduğunu düşündü. Zarftan çıkan notta, Aç ve hatırla! diye yazıyordu. Berrak bir kez daha etrafına bakındı, sahanlıkta kimsenin olmadığına emin olunca çantayı tereddütle alarak kapıyı kapattı.

Ağır adımlarla salona dönüp çantayı az evvel ayaklarını uzattığı sehpanın üzerine koydu. Fermuarı çekerken elleri titriyordu. Çantayı açtığında içinde eski, yassı bir anahtar gördü, başka hiçbir şey yoktu. Notu bir kez daha okudu, Aç ve hatırla! Anahtara yakından bakınca bunun bir kasa anahtarı olduğunu fark etti. Kasa eski olmalıydı zira anahtarın metal yüzeyi sarı yeşil alacalı bir renk almıştı. Kocasının onu tedirgin etmek için böylesi ince bir planı hazırlayacak zekaya sahip olmadığını düşününce o ihtimali eledi. Ve… Ve notta dediği gibi hatırladı. Anneannesinin yıllar önce söyledikleri kulağında yankılanıyordu…“Apartmanın bodrumunda büyük bir kasa var, babam söylemişti. Binanın inşaatı esnasında yaşanan kirli olaylarla ilgili deliller varmış içinde.”

Mümtaz Bey

Mümtaz Bey Lalezar Apartmanı’nın dört numaralı dairesinde yaşıyordu, ona çocukluğundan yadigardı bu ev. Ailesinin tek çocuğuydu. Anne ve babası sağken zorunlu hizmetini tamamlamak için kısa süreliğine ayrılmıştı evinden. Görevini tamamlayıp geldiğinde baba evinden uzaklaşmayı istememişti. Ömrünü vatanına hizmete adamıştı, yalnızlığı seçmesi bundandı. Başına bir musibet gelip de şehit edilirse ardında gözü yaşlı bir aile bırakmak istemiyordu.

Kasvetli bir sabah Roma Parkı’na çay içmeye çıktı. Çocukluğu bu parkta geçmişti. Anne ve babası da sıkça getirirlerdi onu buraya. Bulutlar göğün mavisini göstermeyecek kadar kaplasa da güneş inatçıydı; semayı aydınlatmaya ve sıcaklığıyla ısıtmaya başlamıştı beton yığınına dönen İstanbul’u.  Cihangir’in merdivenlerinde ince belli bardağıyla çay içmek ezelden beri iyi gelirdi ruhuna. Tek şekerini karıştırırken anasının kokusu geldi burnuna, babasının yüksek sesi çınladı kulaklarında. Tahta iskemleye tutunarak hızlıca kalktı.

İki yıl olmuştu emekli olalı. Görevinin başındayken yalnızlığın ne demek olduğunu idrak edememişti. Cihangir kedi cennetiydi, çocukluğundan beri sevmişti bu sevimli dostları. “İlla evlenip de karımla paylaşacak değilim bu hayatı,” diye düşündüğü günlerden birinde Lalezar Apartmanı’nın önüne geldiğinde iki yavru kedi buldu, birbirine sarılmış halde. Gözleri annelerini aradı ama etrafta başka kedi yoktu. Yavruları tek koluyla kavradı.

Lalezar Apartmanı’nın ağır demir kapısını açmak kolunda yavru kediler olunca ufak çaplı bir mücadeleye dönüştü. Merdivenlerden yavaşça çıktı. Berrak’ın dairesinin önüne gelmesiyle kapının açılması bir oldu.

“Oyyy Mümtaz amca, ne tatlı bebişler.”

“Ah kızım bu yalnızlık yeter! Seni de evladım gibi severim bilirsin. Ayrıldığınızı söyledin ya geçenlerde üzülmedim duruma. Gönlüm ısınamamıştı hovarda bakışlı kocana.”

“Boş ver sen onu Mümtaz amca. Ne diyeceğim ben sana… Bu elimdeki anahtarı siyah bir çantanın içinde kapıma bırakmışlar. Kim, görmüş olabilir misin?”

Mümtaz Bey, Berrak’ın sorusuna olumsuz cevap verdikten sonra aheste adımlarla üst kattaki dairesine çıktı. Daire anahtarını almak için tek elini ceketinin cebine attığı anda eşikte duran siyah çantayı gördü. Merakla cebinden çıkardığı anahtarı deliğe sokup kapıyı itekleyerek içeri girdi. Yavruları pencerenin önünde duran sallanan koltuğa bıraktığı gibi çantayı almak için kapıya döndü. Dizlerinin üzerinde çömelip çantayı oracıkta açtı.

Çantanın sapına asılı bir zarf, zarfın içindeyse Aç ve Hatırla! yazılı bir not vardı. Zihni bir anda gençliğine gitti. Anne ve babasının o yıllarda komşularıyla yaşadığı telaşlı, panik ve korku dolu, anlamlandıramadığı halleri canlandı gözünün önünde. Çantanın içinde birer saten, kırmızı mendile sarılmış üzerinde tuğra olan iki gümüş kolye ucu vardı.

Can

Can üniversiteden mezun olduktan sonra yurtdışına yerleşmişti. Babası yoğun bakımdaydı haberi alır almaz ilk uçakla İstanbul’ a yola çıktı, havaalanından bir taksiye atlayarak doğrudan hastaneye gitti.  Belki onunla konuşabilse kendini bu kadar kötü hissetmeyecekti ama yoğun bakım kapısının bir adım ilerisine geçemedi. Hastanede kalmanın neden olduğu karmaşık duygu durumuna daha fazla dayanamayınca babasının evine gitmeye karar vererek Lalezar Apartmanı’nın yolunu tuttu.

Yaşanmışlıkları yok saysa da baba evinin anahtarlarını hep yanında taşırdı. Apartmanın demir kapsının da daire kapısının da kilidi değişmemişti. Sanki bir binaya giriyormuş gibi değil de bir kapsülün içine sıkıştırılıyormuş gibi hissetti kendini. Buradan hiç gitmemiş, kavgalar hiç yaşanmamış gibiydi. Omuzuyla ağır kapıya değil de geçmişin yüküne abanmıştı sanki, kapı vicdanı kadar ağırdı. Merdivenleri usulca çıktı. Yedi numaranın önüne geldi.

Eve girip hatıralarıyla yüzleşmeye cesareti var mıydı, bilmiyordu. Annesini bu evde kaybetmiş, üniversiteye bu evde hazırlanmıştı. İlk âşık olduğunda bu evde yaşıyordu. Asıl benliğini bulabilmiş miydi? Yuvadan ayrılmak insanın özünü bulmasına yeter miydi?  Eve sessizce girerek etrafa göz attı. Pencerenin önündeki koltuğun yanında bir sehpa, sehpada kirli kahve fincanı, televizyonun karşısında bir koltuk, battaniye ve kumanda duruyordu. Babasının hâlâ eski alışkanlıklarına devam etmesi yüzünde küçük bir tebessüm oluşturdu. Telefonun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı, karısı arıyordu.

“Efendim canım.”

“Can ne yaptın? Merak ediyorum, haber de vermedin.”

“Gece hastanedeydim, uyanınca konuşuruz diye aramadım.”

“Ah sevgilim… Baban nasıl?”

“Bilinci kapalı. Evinin olduğu sokağın başında yerde yatarken bulmuşlar. Kalp krizi geçirmiş.”

“Merak etme iyi olacak. Ne zaman dönebileceksin, belli mi?”

“Bilmiyorum. Babam uyansın iyi olursa belki… Belki birlikte geliriz.”

Can, karısının bu fikirden hoşlanmadığını telefonu kapatırken ses tonundan anlasa da önemsemedi. Geçmişte aldığı kararlar, yaşananlara karşı verdiği tepkiler ona yanlış gelmeye başladı. Kavgalar, gürültüler, kırgınlıklar… Artık bir önemi yoktu, ölümden ötesi yalandı. Hayatının başında babasıyla birlikteydi sonunda da birlikte yaşamaya ve her şeyi unutmaya hazırdı.

Koltuğa oturup aklından geçen düşüncelerle savaşırken gözü yemek masasına ilişti. Masanın üstünde siyah bir çanta duruyordu. Çantanın yanında alelacele katlanmış bir kâğıt vardı. Meraklandı, kâğıdı açtı. Özenle yazılmış bir nottu, üzerinde Aç ve Hatırla! yazıyordu.  Babasının yazısı değildi bu. Başka biri tarafından yazılmıştı. Çantayı açtı ve içinde üniformasından deniz subayı olduğu anlaşılan bir adam ile kucağındaki bebekle önündeki sandalyede oturan yirmili yaşlarda bir kadının fotoğrafı çıktı. Babasının geçirdiği kalp krizinin bu çantayla bir ilgisi olabilir miydi?

Seher

Seher eve adım attığında zaman durmuş gibi hissediyordu. Otuz beş yıldır değişmeyen eşyalar, eski ahşap kokusuna karışan naftalin kokusu onu zamanda yolculuğa davet ediyordu.  Kapıdan elinde şekerle girecekmiş gibi hissettiği dedesine, “Ah dede,” diye seslendi. Hatıralar zihninde hâlâ capcanlıydı.

Kariyerini her şeyin üstünde tutmuş, sevdiklerini ikinci plana atmıştı Seher. “Hafta sonu uğrarım dede,” diye verdiği sözü ancak o gittikten sonra tutabilmişti. Üç ay olmuştu dedesi vefat edeli. Apartmanın yüz yaşındaki en yaşlı ve en eski sakini, Lalezar Apartmanı üç numarayı ona miras bırakmıştı. Bu sanki dedesinin, “Sen gelmezsen ben seni zorla getiririm,” deyişiydi.

Buraya dair birçok anısı vardı. Dedesinin anlattığı hikayeleri dinler, apartmanın sırlarını çözme oyunları oynarlardı. Gürültü yaptığında Aryana Hanım “Seher, koşturup durma!” diye kızar sonra kıyamayıp eline kurabiye tutuştururdu.

Az evvel davet edildiği zamanda yolculuğa çıkmaya hazırdı… Dokuz yaşındaki Seher sitemle dedesine yaklaştı, “Dede biliyor musun, ben bodruma indim. Azıcık korktum ama olsun. Define olduğunu söylemiştin!” diye hayıflandı. Dedesinin keyifle sallandığı sandalyeyi eliyle durdurmuş cevap bekliyordu.

“Doğru yere gitmedin de ondan. Gerçek bodruma inebilmen için önce girişi bulman gerek.”

“Gizli geçit gibi mi?”

Yaşlı adam parlayan gözlerle bakan torununa, “Öyle de denilebilir,” dedi gülümseyerek.

“Girişi nasıl bulurum dede?”

“Aryana Hanım’ın büyükbabası severdi beni, dürüst çocuksun derdi. Girişi nasıl bulacağımı da anlattı.”

“Yaaaaa…”

“Bu bir sır, Seher. Sana söylediklerimi kimseye söylemek yok. Anlaştık mı?”

“Anlaştık. Neden sır peki?”

“İnsanlar açgözlü olabiliyorlar… İnsan açgözlü oldu mu, gözü hiçbir şey görmüyor”

“Açgözlü ne demek?”

“Boş ver onu. Bodruma gitmek için bu pusulaya ihtiyacın var,” dedi.  Cebinden çıkardığı pusulayı küçük kıza gösterdi. Zincirin ucundan sallanan altın rengi pusula eskiydi ancak üzerindeki ince işlemeler bozulmamış, solmayan parlaklığı ise yıllarca özenle korunduğunu gösteriyordu.

“Genelde denizciler kullanır bunu. Yanımdan hiç ayırmadım. Sadece bir kez… o da kötü sonuçlar doğurdu… neyse ne diyordum? Hah! Dolunay gecesi, ay tam tepedeyken çatı katındaki pencereden içeri ışık sızar. O ışığın düştüğü yerde dur ve eline pusulayı al. Pusulanın ibresi seni bodrumun gizli girişine götürecek.”

“Çatı katından bodruma nasıl gidilir ki?”

“Onu da sen bulacaksın güzel torunum. Adı üstünde gizli geçit”

Gözlerinin buğulanması onu ana geri getirdi. Pusulaya bakarak gülümsedi. Birileri defineyi bulmasını mı istiyordu? Belki de dedesi pusulayı bir gün ona bırakmayı planlamış ama buna fırsat bulamadan hayata veda etmişti. Çocukken ona anlattığı hikâyeler, sandığı gibi birer oyun değil, dikkatle gizlenmiş gerçeklerdi. Seher’in geri döneceğini bilen biri, o emaneti zamanında ona ulaştırmış olmalıydı. Şimdi elindeki pusula, sadece bir hatıradan ibaret değildi; geçmişin gömülü sırrına açılan bir anahtardı.

Ege

Araba aniden fren yaparak durdu. Ege’nin kız arkadaşı, geceyi kendisinde geçirmesi için ısrar etmişti ama Ege kabul etmemişti. Lalezar’ı seviyor, mecbur kalmadıkça başka yerde kalmaktan kaçınıyordu. Kız arkadaşının başlatmak istediği tartışmaya meydan vermeyerek araçtan indi.

Lalezar Apartmanına baktı. “Ne seninle ne de sensiz,” diye geçirdi içinden. Bu apartman, ona bir aileye ait olmanın ne demek olduğunu öğretmişti. Burayı seviyordu ama küçükken babası Muharrem’in anlattığı hikâyeleri hatırladıkça kalbi hızlanıyor, altı yaşındaki hâline dönerek hem heyecan hem de korku dolu o günleri anımsıyordu. Babası öyle güzel hikâyeler anlatırdı ki herkes onu hayranlıkla dinlerdi ama Ege hikâyeleri Aziz Abi’sinden dinlemeyi daha çok severdi. Bunun nedeni babalarının anlattıklarını süsleyip abartarak korku dolu ayrıntılar eklemesiydi. Ege, hikâyeleri o kadar ciddiye alırdı ki geceleri korkudan altına kaçırmaya başlayınca annesi Zümrüt duruma el koymuştu. Muharrem Bey hikâyelerinin gerçek olduğunu iddia ederken Zümrüt ona dönüp daha az polisiye film izlemesini tavsiye ederdi.

Ege anılarından sıyrılmayı başardığında apartmanın demir kapısına doğru yürümeye başladı, iri cüssesiyle kapıyı hafifçe ittirdi. Eve zil zurna sarhoş geldiği bir gece demir yerine vitraylara abanınca camın yere inmesiyle konu komşu ayağa kalkmıştı. Antik vitrayın tuzla buz olmasının üzerine kendini ifade edemeyişinin vermiş olduğu utançla neredeyse süzülerek girmişti apartmana. Şimdi de aynısını yapacaktı, merdivenleri olabildiğince sessiz çıktı. Başı o kadar dumanlıydı ki kapısının önündeki çantayı, eşiğe gelene kadar fark etmemişti.

Siyah çantayı eline alıp sallamasıyla içinde olan her neyse birbirine çarptı. Kapı eşiğinde çanta elinde, biri mi unuttu diye etrafa bakınırken, gözleriyle çantayı kurcalamaya başladı. Sapına iliştirilmiş zarfı fark ettiğinde açıp açmamak konusunda kararsız kalsa da merakına yenik düşüp baktı. Nottaki yazıyı ancak gözlerini kısarak okuyabildi, Aç ve Hatırla! diyordu kâğıtta. Bu olsa olsa alkolün bir oyunu olmalıydı.

Öylece bıraksam mı?” diye zihninden geçirmesine rağmen içeri bile girmediğini fark edip telaşla kapıyı açtı. Çantanın kapısına yanlışlıkla bırakılma ihtimaline karşın, “İçindekini görsem kim fark eder ki?” diye söylenerek elini suç işliyormuşçasına çantanın içine daldırdı. Çantada bir şah, bir piyon, bir de üzerinde –Lalezar Apartmanı’nda sıra kimde?- yazan bir not daha vardı. Satranç taşları görünce aklına Aziz abisi geldi.  Avustralya’da olmasına rağmen hâlâ kendisi ile oyun oynama derdindeydi demek ki. Abisinin sözleri zihninde yankılanıyordu.

“Piyonun değeri satranç tahtasındaki taş sayısı azaldıkça artar.”

Dilara

Dilara dakikalardır elinde beklettiği, avuç içlerinin terlemesiyle nemlenen paraları taksiciye uzatarak aracın kapısını açtı. Ayağını dışarı atarken koltuğa bıraktığı sırt çantasını omzuna taktı.

Taksiciye, “Kolay gelsin,” dedi tedirgin bir ses tonuyla. Araçtan indikten sonra taksinin ilerlemesi için birkaç adım geriye attı. Tereddütlüydü. Arkasında yükselen apartmana yıllardır gelmemişti. Anlık bir cesaretle döndü, binaya doğru ilerledi. Ailesinin verdiği ani bir kararla o dokuz yaşındayken İzmir’e taşınmışlardı. Babaannesi apartmandan ayrılmaya yanaşmayınca Cihangir’de kalmıştı. Şimdi yirmi dört yaşındaydı, babaannesiyle vedalaştığı yere geri dönmüş, geçmişiyle yüzleşmeye gelmişti.

Cebindeki eski anahtar ile Lalezar Apartmanı’nın koca demir kapısının kilidini açtı açmasına da Dilara’nın narin gövdesiyle kapıyı ittirmesi bir hayli güç oldu. Çocukluğunun geçtiği binada aradan geçen yıllara karşın en ufak değişiklik yoktu. Duvarlar aynı yeşil renkte, yerdeki mozaik döşeme iyice aşınmıştı belli ki; bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ cilalanmamıştı. Merdivenlerin başına geldiğinde gözleri birinci dairenin kapısına takıldı, Aryana Hanım’ın kapı süsü bile aynıydı.

Merdivenin basamaklarını tırmandıkça üzerindeki yük giderek artıyordu. İlk katı çıktığında adını duymasıyla irkildi. Bir apartman sakini, araladığı daire kapısından ona bakıyordu.

“Dilara?”

Dilara seslenen kişiye bakarak, “Buyurun?” diye karşılık verdi.

Aldığı cevapla adamın gözleri parladı. “Maşallah ne kadar büyümüşsün sen.”

“Mümtaz Amca?”

Mümtaz Amca’sı gülümsüyordu. “Benim tabii, hatırlamazsın, gerçi çok küçüktün. Daha dün gibi hatırlıyorum bayramlarda kapımızı çaldığını. Başın sağ olsun kızım. Eve bakmaya mı geldin? Neyse daha konuşuruz nasıl olsa. Hadi tutmayayım seni güzel kızım.”

Dilara hem yolcuktan hem de savrulduğu duygu girdabından yorgun düşmüştü. Bir an evvel babaannesinin dairesine çıkmak istiyordu. Cevap vermek yerine tebessüm etti. Mümtaz Bey kapıyı kapatır kapatmaz olabildiğince hızlı bir şekilde merdivenleri adımladı. Birileriyle daha karşılaşmak istemiyordu. Kapının önüne geldiğinde siyah bir çanta fark ederek duraksadı. Babaannesi hayatını kaybedeli aylar olmuştu. Belli ki çanta yeni bırakılmıştı, aksi olsaydı birileri görüp alırdı. Sırt çantasını yere bırakarak nefeslendi, kapının kilidini açtı, etrafına bakındıktan sonra görmezden gelmeyi planladığı siyah çantayı, merakına yenik düşerek içeri aldı. Kapıyı arkasından kilitledi. Tahmininden hafifti, kulpuna asılı notta, Aç ve Hatırla! yazıyordu.

Nostaljik mutfağa geçti. Tezgâhın üzerinde kapağı açık duran çay kavanozunu ve çaydanlığı görünce ürperdi. Kimse babaannesinden sonra burayı toplamamıştı. Bayatlamış çayı titreyen elleriyle çaydanlığa koyarak demlemek üzere ocağa koydu. Donuyordu ama soğuğun sebebi hava değildi. Babaannesinin sıcaklığına hasretti. Geçmişiyle yüzleşirken onu yanında hissetmeye ihtiyacı vardı. Demek ki babaannesinin yapmak istediği son şey çay demlemekti.

Etrafı bir süre kolaçan ettikten sonra kendine bir bardak çay doldurdu. Salondaki üstü örtülü koltuğa oturdu. İşte şimdi kendisiyle baş başaydı, daha fazla kaçamayacaktı. Siyah çanta bıraktığı yerde, salon kapısının eşiğinde duruyordu. Çayından bir yudum aldıktan sonra kalktı, çantayı alarak fermuarını açtı. İçinde yalnızca bir not vardı… “Senin yaptığını biliyorum.”

Figen

Apartmana yakın boş bir yer bulunca sevindi Figen.  Park yeri düşünülmeden yapılmış bu eski binaların olduğu her yerde arabalar yola park ediliyordu. Geç saatlerde sokakta olmaktan tedirgin hızlı adımlarla yürüyerek apartmana ulaştı. Dikkat çekmemek için ışığı yakmak yerine akıllı telefonunun fenerini açtı, sessizce merdivenleri tırmanmaya başladı. Kimseyle karşılaşmadan bir an önce kendini eve atmak, ılık bir duş, ardından bir kadeh şarap içerek gevşemek istiyordu. Sabah üç davaya girmiş, ertesi gün randevuları olan müvekkillerin dosyalarını gözden geçirmek için tüm öğleden sonra çalışmıştı. Tam çıkacakken gelen patron, zengin bir iş adamının oğlunun sözüm ona acil dosyasını masasına bırakınca ofisten çıkması sekizi bulmuştu. Patronun en güvendiği avukat olmanın, aldığı yüklüce maaşının ceremesiydi bunlar. Birkaç yıl daha dişini sıkacaktı, kendi ofisini açacak parayı biriktirene kadar. Bu kadar hırslı olmasa daha mı iyi olurdu? Kim bilir?  Birçok arkadaşı evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. Son zamanlarda sık sık yalnızlığını dert ediyordu. Etrafında o kadar erkek varken hiçbirinden hoşlanmaması normal miydi? Düşüncelerinde savrulurken, “Böyle iyiyim ben,” derken son basamağa geldi.

Çatı katındaki annesinden kalan evine ulaştığında nefesi tıkanmıştı. Yoğunluktan spor da yapamıyordu ne zamandır. Çantasında anahtarını ararken eşiğe bırakılmış siyah çantayı gördü. Ayakkabısının ucu ile ittirdi. Mesleğinden olsa gerek zamanla paranoyak olmuştu sanki. Kalbi güm güm atarken yana devrilen çantanın hafifliği aklındaki bomba ihtimalini eledi.  Derin bir oh çekti eli kalbinin üzerinde. Bir de damağını baş parmağıyla yukarı kaldırdı, annesinden öğrendiği gibi. Kapıyı açtı, çantayı alıp almamakta tereddüt etti. Kapıyı kapatmadan ceketini, çantasını portmantoya asıp ayakkabılarını çıkarttı. Merakına yenilerek çantayı içeri alıp kapıyı kapattı. Sabredemedi. Salona doğru yürürken çantanın fermuarını açtı.

Çantadan bir defter ve not çıktı: Aç ve hatırla! Neyi hatırlayacaktı? Son zamanlardaki aldığı davaları düşündü. Kazandığı ya da kaybettiği, bu sebeple kayba uğrayanlardan birileriyle ilgili olabilir miydi?  Defterin kapağına, sararmış sayfalarına baktı. Yıpranmış halinden eski olduğu belliydi. Bir günlüktü bu, ama tarih yoktu. Kimindi bu defter?  Kim bırakmıştı? Kendisiyle ne ilgisi vardı? Söylenerek defteri koltuğa bırakıp yatak odasına geçti. Planladığı gibi duşunu aldı, rahatlamıştı. Kumral dalgalı saçlarını tepesinde toplayıp, aynadaki aksine göz kırptı. Şarabını en sevdiği kadehine koyup, bir de keyif sigarası yaktı. Koltuğa oturduğunda defteri gördü, nasıl da çıkıvermişti aklından?  Eline aldı, açtı. İlk sayfasına bir not daha iliştirilmişti: “Lalezar apartmanının sakinlerini bir araya getir, her birinde emanetler var, sırrı çöz!

Figen çantadan matruşkanın içinden çıkar gibi çıkan notların ne anlama geldiğini düşünmeye başladı. Kafası allak bullak olmuştu. Günlüğü okumaya devam etmeyi planlıyordu. Ama aklı her birinde emanetler var, sırrı çöz! yazısına takıldı. Ne sırrıydı bu? Ya apartman sakinlerinden biri bir eşek şakası yapıyordu ya da? Ya da Lalezar Apartmanı’ndakileri ilgilendiren ciddi bir mesele vardı. Acaba diğerlerine de gerçekten böyle bir çanta bırakılmış mıydı? Figen eline akıllı telefonu alarak Lalezar WhatsApp grubunu açtı. Çok yorgundu, hem gecenin geç vaktinde konu komşunun kapısını çalacak değildi. Gruba hararetli bir yazışma başlatan mesajını attı…

Figen:
İyi akşamlar. Kapımın önüne bırakılmış siyah bir çanta buldum. Kulpunda Aç ve Hatırla yazıyor. Çantanın içinden eski bir defter çıktı İlk sayfasında şu not yer alıyor: “Lalezar Apartmanı’nın sakinlerini bir araya getir. Her birinde emanetler var. Sırrı çöz!” Tuhaf, anlam veremedim. Benzer bir durumla karşılaşan başka biri var mı aramızda?

Seher:
Evet, bana da bırakıldı. İçinden dedemin pusulası çıktı.

Berrak:
Benim kapıma bırakılan çantanın içinden eski tip bir kasa anahtarı çıktı. Anneannemin geçmişte sözünü ettiği bir şeye ait olabilir.

Ege:
Ya, gerçekten inanılır gibi değil. Bende şah ve piyon taşları vardı. Yanında da bir not: “Lalezar Apartmanı’nda sıra kimde?” Ne demek istediğine anlam vermedim ama ne bu ya? Acayip!

Can:

Bence biri bize bir eşek şakası yapıyor. Ama bu eşek şakası babamın kalp krizi geçirmesine sebep olduysa var ya… çok fena olur!

*Fotoğraf*

Bende sadece bu eski fotoğraf var. Not falan yok.

Mümtaz:

Bu nasıl iştir anlamadım. Fotoğraftaki kadının boynundaki kolye benim çantadan çıktı. Yani sadece kolye ucu. İki tane tuğralı kolye ucu var bende saten mendile sarılı.

 Figen:
Nasıl yani? Herkese mi bırakıldı çanta?

Dilara:
Öyle gözüküyor valla. Benden obje gibi bir şey çıkmadı. Anlamsız bir not vardı sadece. “Senin yaptığını biliyorum. Kime yazıldığını veya neye gönderme yapıldığını anlayabilmiş değilim.

Süheyla (Aryana Hanım’ın yardımcısı):

Bize gelmedi.

Mümtaz:
Aryana Hanım’ın durumdan büyük ihtimal.

Figen:
Anladığım kadarıyla bırakılan bu nesneler birbiriyle bağlantılı ve ortak bir geçmişe işaret ediyor. Bu konu yazışmayla ilerletilebilecek türden değil. Neyse ki yarın Cumartesi. Sabah saat 10.30’da giriş katındaki toplantı odasında bir araya gelmemizi rica ediyorum. Lütfen katılım sağlayalım.

Gülbahar

Gülbahar, ertesi sabah yaşlı dizlerini tutarak oturduğu sandalyesinden kalktı. Bolca güneş alan bahçede epey vakit geçirmişti. Köyünde olsaydı şimdi, bağıyla bahçesiyle ilgilenseydi. İneklerini, koyunlarını sağsaydı. Hep bu hayallere dalardı şu mendil kadar aparman bahçesinde otururken. Buna bile razıydı şimdi. Kocasıyla ne umutlarla göçüp gelmişlerdi taşı toprağı altın İstanbul’a. Çiçeği burnunda bir gelinken bu mezara diri diri gömülmüştü. Çocuğunun olmayışını, el işinde çalışmayı, Lalezar Apartmanı’nın temizliğini yapmayı kaderi bellemişti yıllardır. Her dairenin Gülbahar’ı olmuştu. Doğan bebeklerin çocukluğunu, kızların gelin oluşunu, erkeklerin damatlıklarını bir filmi izler gibi seyretmişti. Kendi doğurmuş gibi besleyip büyütmüştü onları. Ne vefasız çıkmışlardı. Bir zamanlar göğsüne gömülüp uyudukları Gülbahar’ı, anlattığı masalları unutmuşlardı. Kendi anasını babasını unutanlardan ne bekliyordu ki. Onunki de laftı.

Apartman sakinlerine tonlarca ekmek, sebze, meyve taşımıştı bakkaldan manavdan. Kaç sepet eskitmişti sayısını bilmiyordu. Kocasıyla emekli olup köylerine dönüş senaryoları yazmışlardı defalarca. Ne erkeğinin ömrü yetmişti bunları gerçekleştirmeye ne birikimleri imkân vermişti. Neyse ki Lalezar’ın eski sakinlerinin gönülleri Gülbahar’ı oturduğu bodrum katındaki kapıcı dairesi su almaya başladığında çıkarmaya razı olmamıştı. Apartmanın arka bahçesindeki müştemilat kulübesini elden geçirtip burada yaşamasına izin vermişlerdi.

Artık dairelerin alışverişini yapmıyordu, daha doğrusu yapamıyordu. Gerek de kalmamıştı, bir telefonla motosikletli kuryeler emrine amadeydi yaşlı apartman sakinlerinin. Gülbahar’a, bedeni izin verdiğince apartmanı paspas yapmak görevi düşüyordu barınmasının karşılığında. Gerçi apartmandaki ailelere sonradan dahil olanlar, onun elektrik su masrafına itiraz edecek oldularsa da kimse dinlememişti. Bir emekli maaşı, azıcık güneş yüzü ve bir karış bahçeye ektiği yeşillik, Gülbahar’ı hayattan şikâyet etmesini engelliyordu. İyice elden ayaktan düşünce uzak akrabaları onu yalnız bırakmazlar umudunu saklıyordu bağrında. Ne de olsa üç beş kuruş güvencesi vardı.

Kat kat giydiği elbiselerinin eteklerini çırptı bahçeye doğru. Ortancalar, eteklerinin yelinden salındılar güneş ışığı altında. Başındaki çatkıları düzeltti Gülbahar. Eklem romatizmalı ellerini bahçe hortumunun ucundan akan su ile ıslatıp yüzünü ovuşturdu. Gözünü açtığında bir gölgenin apartman kapısına doğru savuştuğunu görür gibi oldu. Acaba zihni ona bir oyun mu oynuyordu? Duyduğu bunama hikayelerinden ödü kopardı oldum olası. Apartmanın taş duvarına orta parmağını kapı tıklatır gibi vurdu. “Şeytan kulağına kurşun.” dedi mırıldanarak. Bir iki yeşil soğan kopardı minik bahçesinden, beş on yaprak roka topladı. Yumurtalar haşlanmış olmalıydı. Kahvaltısını bir bacağının yerine tuğlaları dizerek denge oluşturduğu masasına çıkarıp hazırlamayı düşündü. Elindekileri hortumun suyuna tuttu. Kulübesinin kapısında siyah küçük çantayı fark etti o arada. Üstündeki notu heceleyerek okudu. “Sen neden sessiz kaldın?” Başına bir ağrı saplandı. Okumayı Aryana Hanım’ın zoruyla öğrendiği için ilk kez pişmanlık duydu.

***

Apartmanın en sıra dışı toplantısı başlamak üzereydi. Süheyla, Aryana Hanım’ı kolundan tutarak toplantı alanına getirdi. Süheyla’nın yazışmada Aryana Hanım’a çanta gelmediğini söylemesi üzerine şaşırsalar da hastalığına yormuşlardı. Seviyordu yaşlı kadın bu toplantıları, bir nevi eğlence sayıyordu. Kimse varlığını yadırgamamıştı. Lalezar Apartmanı’nın sakinleri nihayet toplandığında herkesin kafası karışık toplantı masasına bıraktıkları siyah çantalara bakıyorlardı.

“Gülbahar abla sen de mi geldin?” diye sordu Berrak.

“Bir hareketlilik vardı da ne oluyor diye merak ettiydim kızım.”

Mümtaz Bey araya girerek siyah çantaları gösterdi.

“Birisi hepimize çanta bırakmış neler olduğunu çözmeye çalışıyoruz,” diye açıklama yaptı.

Gülbahar hırkasının cebindeki notu sımsıkı tutuyordu. Ona da bir not bırakıldığını belli etmeden kenardaki bir tabureye çöktü. Apartmandakiler başka zaman olsa onu toplantıdan çıkartırlardı ama bugün düştükleri telaşeden gözleri kimseyi görmüyordu.

Tüm gece günlüğü okuyan Figen’in yorgunluktan gözleri kızarmıştı. Bitkin bir sesle söze girdi. “Dün de gruba yazmıştım. Neler olduğunu çözmek için sizlere gelen eşyaları bir araya getirmemiz gerekiyor. Dünkü yazışmalarımıza istinaden bir liste çıkarttım. Elden ele dolaştıralım, eksik yazdığım ipucu var mı?”

***

Figen: Bir günlük. Günlüğün ilk sayfasında şu not: “Lalezar Apartmanı’nın sakinlerini bir araya getir. Her birinde emanetler var. Sırrı çöz.”

Seher: Dedesine ait bir pusula.

Berrak: Eski tip bir kasa anahtarı– Anneannesinin geçmişte sözünü ettiği bir kasayla bağlantılı olabilir.

Ege: Satranç taşları: bir şah ve bir piyon. Not: “Lalezar Apartmanı’nda sıra kimde?”

Can: Eski bir fotoğraf. Fotoğrafta bir deniz subayı, genç bir kadın ve bir bebek yer alıyor.

Dilara: Not: “Senin yaptığını biliyorum.” Obje yok.

Mümtaz: Tuğralı iki gümüş kolye ucu. Kırmızı bir mendile sarılı halde. Not yok.

Süheyla ve Aryana Hanım: Çanta yok.

***

Liste elden ele dolaşırken Figen günlüğün içeriğinden bahsetmeye başladı. Defterin sayfalarını karıştırıyor bir yandan da soluk almadan konuşmayı sürdürüyordu.

“Eski bir defter bu. Anladığım kadarıyla bir kadının günlüğü. Kadının eşinin adı Ahmet, bahriye subayı. Can’a gelen fotoğraftaki subay o olabilir. Ahmet tayininin çıkmasıyla Mersin’e gidiyor ve orada günlüğün sahibiyle birbirlerine âşık olup evleniyorlar. Bir de erkek çocukları dünyaya geliyor. 1935’de Ahmet gittiği görevden dönmüyor. Ölüsünü de bulamıyorlar. Kadıncağız çocuğunu tek başına fakirlik içinde büyütmek zorunda kalmış. Zor bir hayatı olmuş… Hah buldum! Size okumak istediğim bir bölüm var. Lütfen dinleyin. Burada bahsedilen apartman Lalezar Apartmanı gibi duruyor.”

Fotoğrafı elinde sallayan Can’ın kafası Figen’in anlattıklarını almamıştı, “Nasıl yani?” diye sordu.

“Kafam karışacak. Herkes lütfen sessizce dinlesin. Okuyorum…”

Zengin bir ailenin yeganesiymiş Ahmet. Vahim bir kaza neticesinde ailesini yitirmiş ve tüm miras ona intikal etmiş. Aile dostu, babası gibi gördüğü Dimitri ‘Genç yaşta parayı çar çur etme gel seninle bu parayı değerlendirelim. Bir apartman inşa edelim hem para kazanırsın hem de ileride evlenince burada yaşarsın,’ demiş. Ahmet buna razı olmuş ve apartman inşası başlamış. Mirastan artan paraları da apartmanda gizli bir bodrum yaparak oraya saklamışlar. Sadece ikisi bilirmiş yerini. Bana anlatmıştı lakin hatırlayamıyorum. Yanından hiç ayırmadığı pusulasını gösterir dolunay gecesi, ay tam tepedeyken çatı katındaki pencereden içeri ışık sızdığını pusulanın bodrumda gizli bir girişe işaret ettiğini anlatırdı. Ah, şimdi düşünüyorum da bana latife ediyordu herhalde…

Bana bir hâl vâki olursa, Dimitri’yi bul diye tembih etmişti vazifeye giderken. Hakikaten de Ahmet’ime bir hâl vâki olmuştu, yoksa muhakkak bana dönerdi biliyorum. Ne kadar beklediysem de ne o geldi ne de ona dair bir haber. İstanbul’a gelip bana tasvir ettiği gibi apartmanı buldum lakin Dimitri yoktu. Ben buraya varmadan beş yıl önce fani dünyadan göçtüğünü öğrendim. Evladına Ahmet’in fotoğrafını gösterdim, hadiseyi beyan ettim lakin nafile. Ben bilmem öyle birini dedi. Üç yaşındaki evladımla çıktım kapıdan, bir daha da oraya dönmedim. Bana yalan söylediklerini biliyorum lakin elimden bir şey gelmedi.

***

Bu satırların okunması üzerine Aryana Hanım mırıldanmaya başladı. “Babam dinlememiş büyükbabamı. Vasiyet bırakmış, apartmanın asıl sahibi gelince ona verin diye. Ama babam açgözlülük yapıp vermemiş. Hayata gözlerini yumarken pişmanlık içinde anlatmıştı bana. Son anlarında ağlayarak ‘Çok pişmanım öyle büyük bir hata yaptım ki siz sakın benim gibi açgözlülük yapmayın,’ diye tembihledi beni. Ben çok genç olduğumdan kasayı korumak için pusulayı güvendiği Mustafa Bey’e emanet etmişti.”

Berrak merakla sordu, “Aryana Hanım peki apartmanın inşası sırasında dönen kirli işler ne oluyor? Ananem bana hep böyle anlatırdı. Hatırlıyor musunuz?”

“Ah kızım aslında o iş ilk başta öyle değildi. Büyükbabam Dimitri Ahmet Subay görevde olduğu için apartman tamamlandığında kendi adına yaptırmış tapuyu. Aralarındaki anlaşmayı da bodrumdaki kasaya koymuş ki subay gelince ona verebilsin. Ama babam her şeyi bozdu işte, bu da zamanla saklanması gereken bir gerçeğe dönüştü,” diyerek derin bir iç çekti.

Ege atıldı…

“Aryana Hanım’ın aklının bulanık olduğunu biliyoruz. Söylediklerini dikkate almayalım bence.”

Seher cevap vermekte gecikmedi.

“Dedemin de son zamanlarında aynı sorunu yaşamıştık. Nöroloğu bize bilgi vermişti. Demans hastaları genellikle kısa süreli hafızaları zayıfladığı için yakın zamanda olanları hatırlamakta zorlanırken uzun süreli hafızaları daha sağlam kaldığı için geçmişteki olayları daha iyi hatırlayabilir. Bu nedenle, çocukluk anıları veya gençlik yıllarına dair hatıralar, demans hastaları için daha ulaşılabilir olabilir.”

“Hmmmmmm… Taşlar yerine oturmaya başladı,” diyen Dilara sözünü bir soru sorarak tamamladı… “Sizce ‘Senin yaptığını biliyorum,’ ne demek istiyor Aryana Hanım?”

“Her şey senin yüzünden oldu Nevin!”

Aryana Hanım’ın Dilara’ya babaannesinin adı ile hitap etmesi herkesi şaşkınlığa uğratmıştı. Yaşlı kadın ağlamaya başladığı için konuşmayı sürdüremedi. Lalezar Apartmanı sakinleri onu sakinleştirdikten sonra toplantı kaldığı yerden devam etti.

“Bana gelen çantanın içinden çıkanlara anlam veremedim. Ne alakası var?” diye söze girdi Ege. Lalezar Apartmanı’nda sıra kimde?’ notunu gösterirken çantadan şah ve piyonu çıkardı.

Olanları kalp çarpıntısıyla gözlemleyen Gülbahar daha fazla dayanamayacaktı. Titreyen elleriyle cebindeki notu çıkardı.

Figen şaşkınlıkla sordu, “Gülbahar abla sana da mı geldi çanta?”

Kafasını evet anlamında mahcubiyetle salladı Gülbahar.

Notta ne yazdığına bakan Figen birkaç saniye durdu. Gülbahar’a baktı. Yüzündeki pişmanlık ifadesini herkes okuyabiliyordu.

Mümtaz Bey usulca, “Ne yazıyor?” diye sordu.

Figen notu endişeli bir ses tonu ile okudu.

Sen neden sustun, yazıyor.”

Odaya tekrar sessizlik hâkim oldu. Gülbahar’ın konuşmaya başlaması sessizliği bıçak gibi kesti.

“O gün var ya… Vallahi de billahi de hiç çıkmadı aklımdan, unutamadım gitti. Aryana Hanım’cığım da kaldıramadı bence olanları, ondan böyle arada dalıp gidiyor gözü. Hepsini unutsa belki gönlü azıcık ferahlar. Keşke hepimiz unutabilsek…”

Lalezar Apartmanı sakinleri nefeslerini tutmuş Gülbahar’ı dinliyordu.

“…1975’ti, güzel mi güzel bi yaz akşamıydı. Hâlâ gözümün önünde, dolunay tam tepedeydi. O sıra bi adam çıkageldi, elinde bi fotoğraf. ‘Bu,’ dedi, ‘babamın fotoğrafı.’ Başladı anlatmaya, annesinden dinlemiş meğer hikâyeyi. O gün bizim apartmanın toplantısı da vardı hani. Aryana Hanımcağızım ordaydı, Seher’in dedesi Mustafa Bey de. Adamın dediklerini dinleyince onlar da şaşırdı önce, sonra Mustafa Bey binayı gerçek sahibine vermemizi söyleyen vasiyetnameyi getirdi. Adam da sağ olsun, ‘Kimseyi yerinden yurdundan etmeyeceğim, merak etmeyin,’ deyince bi ferahlık geldi millete.

Kasaya varmak kolay olmadı evvelallah… Mustafa Bey’in o sıra dizi pek fenaydı “Ben gidemem evlatlar,” dedi. Elindeki pusulayı Ege’nin babası Muharrem’le, Can’ın babası Fuat’a emanet etti. “Yalnız, dönüşte geri getirin ha,’ dedi. Yolu tane tane anlattı. O zamanlar delikanlıydılar, on sekiz, on dokuz yaşlarındaydılar anca. Ben de Aryana Hanımcağızıma yardımcı olmak için onların yanına katıldım. Bi de Dilara’nın babaannesi geldi bizimle. Çıktık çatı katına. Ay ışığı öyle bi yere vuruyordu ki, tam da pusulanın ibresi nereye diyorsa oraya… Ahşap döşeme vardı, çocuklar tahtaları teker teker sökmeye başladılar. Altından bi kapak çıktı, kaldırınca altından demirden bi merdiven göründü. Başladık inmeye, indik indik… Epeyce de derinmiş, var ya. En sonunda bodruma vardık. Vallahi ordaydı kasa! Aryana Hanımcağızım çıkardı anahtarı, çevirdi kilidini, klik diye bi ses geldi. Açılınca bi de ne görelim? Kasa ağzına kadar altın dolu! Hepimizin dili tutuldu yeminle…”

Gülbahar aniden Dilara’ya dönerek konuşmasını sürdürdü.

“Dilara, babaannen Nevin Hanım’ın altınları görünce gözü döndüydü. Deden kumara bulaştığından acil paraya ihtiyacı vardı. Adama vermek istemedi. Ege’nin babası Muharrem Bey de o zamanlar delikanlının önde gideni… Gençliğin de verdiği hırsla olacak, parayı paylaşmak istemedi. Ama ne derler, haramla gelen huzur vermez. Muharrem Bey apartmanda oturmadığı halde onlarla gelen adama sertçe çıkıştı, ‘Sen de dur hele! Bu altınların senin olduğuna kim inanır be adam?’ dedi.  Adam da gayet sakin, ‘Anlaşma kasanın içinde,’ deyip elini kağıtlara uzatmıştı ki… Nevin Hanım var ya, bi an sandı ki adam altınları kapacak. Biz bi çığlık duyduk, var ya, ciğerimizi dağladı. İki genç – Muharrem’le Fuat –birden atladılar adamın üstüne.”

Gülbahar, gözlerini sımsıkı kapatıp titreyen sesine hâkim olmaya çalıştı, mendiliyle nemlenen gözlerini silerken Can’a bakarak konuşmaya devam etti.

“Fuat Bey onu uzaklaştırmak isterken gücünü kontrol edemediydi. Çok gençti. Baban daha on sekiz yaşındaydı. Adam kafasını duvara çarptı ve oracıkta öldü.”

Can’ın yüzü bembeyaz olmuş titreyerek onu dinliyordu.

“Ne yapacağımızı vallahi bilemedik o anda… Hepimiz buz kesmiştik. Aryana Hanımcağız, polisi çağırmak lazım olduğunu dedi. Haklıydı da! O sırada Nevin Hanım konuştu. Sesinin titrediği dün gibi belleğimde. ‘Fuat daha gencecik yavrum… Hapse girerse, geri dönüşü olmaz. Yazıktır, günahtır! Polis gelirse evi de altınları da elimizden alır. Hepimiz açıkta kalırız, sokakta kalırız Allah muhafaza!’ diye söylenip durduydu. Kimse polise haber etmeye kalkışmadı. Bi sessizlik çöktü gizli bodruma. Apartmandaki komşular, o gece neler döndüğünü elbet merak etti ama kimseye altınlardan tek kelime bile edilmedi. Nevin Hanım çıktı anlattı, ‘Bir kaza oldu,” dedi. Fuat Bey’in hapse düşmesine hiç kimsenin içi razı gelmedi. Bir de işin ucu evlere, dokunuyordu ya… ‘Polis karışırsa bu evler de gider elimizden,’ dendi. Herkes susmayı seçti. Bir daha bu konu açılmadı hiç. Sanki o gece hiç yaşanmamış gibi…Tüm apartman, yıllar yılı bu sırrı sakladı.”

Figen kendini kaybetmiş bir şekilde sordu.

“İyi de Gülbahar abla sen niye sustun?”

“Çok gençtim kızım… Korkmuştum, yüreğim ağzımdaydı. Vallahi dedim ki kendi kendime, ‘Eğer bu olanları anlatırsam ben de ölürüm.’ Gözleri dönmüştü maazallah, bana neler etmezlerdi ki. Para var ya, ah evlatçığım. Vallahi billahi insanı canavara döndürüyor.  Muharrem Bey dedi ki, ‘Bir kere geldik, yerini nasıl olsa yine buluruz.’ Ama Mustafa Bey bir daha kimseye vermedi pusulayı. Pusula olmadan girişi daha da bulamadılar. …”

Can tereddüt içinde, “Cesedi ne yaptınız?” diye sordu.

Gülbahar elleriyle yüzünü kapatarak “Onu…b-bodruma gömdüydük,” diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Ancak ağlayan sadece o değildi. Aryana Hanım’ın yardımcısı Süheyla kendini daha fazla tutamayarak hıçkırıklar içinde atıldı. Ağızından titrek bir tınıda, “Babamın yıllarca geri dönmesini bekledim ben,” sözleri döküldü. Herkes donakalmış vaziyette elektrik akımına tutulmuş gibi titreyen kadına bakakaldı. Gülbahar şoktan ağlamayı kesmişti.

“O senin adam diye söz ettiğin benim babamdı! Gömdünüz, öyle mi? Nerede ne yapıyor diye düşünüp dururken sizin aç gözlülüğünüz yüzünden ölmüş babam! Mevtanın üzerinde mi yaşadım bunca yıl? Ne günahımız vardı bizim?” diye feryat ettikten sonra anlatmaya başladı.

Annesi ölürken babasının ailesinden miras kalan eşyaları vermiş ve babasının en son gittiği yerin Lalezar Apartmanı olduğunu açıklamıştı. Babasından bir iz bulmak için buraya geldiğini ama Aryana Hanım’ın onu on yıl önce kapısına iş için geldiğini sandığını, zaten çalışmaya ihtiyacı olduğu için asıl gelme nedenini açık etmediğini söyledi bir bir, halinden bir histeri krizinin eşiğinde olduğu anlaşılıyordu.

“Babam hakkında dikkat çekmeden bilgi toplayabileceğimi düşünmüştüm ancak bu konuda kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Aryana Hanım ise geceleri bazı isimler sayıklıyordu. Bazen de korkuyla uyanıp bir cinayeti anlatıyordu bana. Babamla ilişkili olabileceğini düşündüm. Zamanla bu isimlerin apartmanın eski sakinlerinin adları olduğunu fark ettim. Anlattığı şeylerin gerçek olup olmadığını kontrol etmek için apartmanın yaşlılarının yanına gittim ancak ne Mustafa Bey ne de Nevin Hanım tek kelime etmediler. Gözlerindeki pişmanlık ve suçluluk anlatılanların gerçek olabileceğini gösteriyordu. Ben de kimseden öğrenemezsem herkese hatırlatırım dedim ve plan kurdum. İkisinin de ömrü yetmedi. Olayı bilen kişiler yavaş yavaş gidiyordu bu dünyadan ve daha fazla geç kalmadan planımı uyguladım. Gerçeğin açığa çıkması için hepinize bu siyah çantaları içindeki eşyaları, notları ben gönderdim, ben. Size bıraktığım çantalar asabınızı bozmak içindi. Görüyorum ki amacıma ulaşmışım. Defter, tuğralı kolye ucu, satranç taşları, fotoğraf babama babasından miras kalan şeylerdi. Kasa anahtarını Aryana Hanımdan, pusulayı ise Mustafa Bey öldüğünde evinden gizlice aldım. Babamı hatırlatacak eşyaları iyice kafanız karışsın diye de anlamsız notlarla birlikte size gönderdim. Apartmandaki herkesin huzuru kaçsın diye uğraştım. Huzurunuz kaçsın ki babama ne olduğunu ortaya çıkarmak zorunda kalın istedim. Eeee, gerçek en nihayetinde ortaya çıktı, ne yapacaksınız? Beni de öldürüp altınları mı alacaksınız? Ben ne altın istiyorum ne de bu lanet apartmanı. Ben sadece babamın cenazesini almaya geldim. Bir mezarı bile yok…”

***

Sakinler, yaşadıkları şoku atlatamadan birbiri üzerine şok yaşıyorlardı. Duyduklarını sindirmek hiçbiri için kolay olamamıştı. “Çocukluğumda hatırladığım kargaşa demek bundandı,” diye mırıldandı Mümtaz Bey. Ege, Can ve Dilara’nın ise sesi çıkmıyordu. Büyüklerinin yaptığı hatalar üçünü de derinden sarsmıştı. Soğukkanlılığını koruyabilen Figen “Cenazeyi kendimiz çıkartamayız, polis çağıralım,” dedi. Hepsi hem fikir oldu sadece Can’ın kafası karışık duruyordu, “Ya babam?” diyebildi. Uzun bir süre Lalezar Apartmanı’na sessizlik hâkim oldu. Sadece yaklaşan polis sirenleri çınlıyordu kulaklarda.

Yapılan incelemeler sonucu, Lalezar Apartmanı’nın gizli bodrumunda gerçekten de bir ceset bulundu.

 

“Lalezar Apartmanı Öyküleri” için 1 yorum

  1. Ne güzel bir ekip olmuşuz.Gecenin bu saatinde tekrar okumak iyi geldi. Belki yeniden hep birlikte yazarız.Neden olmasın dimi…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir