Sizden Gelenler

ALLI GELİN

Şişkin karnını okşadı kadın. İçinde bir can daha olduğunu anladığında bu tanrı vergisi yeteneği için binlerce kez  şükretti… Gün geçtikçe büyüyen karnı ve göğüsleri ve her gün artan huzursuzluğu ve acıları için bile.

O güne kadar beceriksizliği, yetersizliği, eksikliği yüzüne vurulmuştu. Acizliği baba evinden taşıdığı kırmızı bir lekeydi. Koç kanıyla alnına sıvanmış, gün geçtikçe kokusu artan bir leke. Pis, yapış yapış. Şimdi içindeki varlık, eksikliği dolduruyordu yavaş yavaş, kendi kanından ve etinden.

Bebeği canı, kanı kendine geldiği ilk an, tekmeyle “Ben buradayım.” demişti. “Bu çocuk cesur olacak. Kendini de beni de koruyacak. Ben ne buradayım diyebildim ne de kendimi anlatabildim. Ben de onunla cesur olacağım. O, benim çünkü.”

Türkülerdeki sevdayı hiç bilmiyordu. Bu adama babası onu parayla vermiş, alışverişi gözleriyle görmüştü. Adam babasına bir deste para verdi. “Al da hayrını gör.” diyerek.

Ağlaya ağlaya anasına gittiğinde anası onu, “Buban en iyisini bilir. O kadar baktık, büyüttük seni. Para harcadı, para. Sus, ağlama.” diye azarlamıştı. Satılmıştı adamın birine bir hayvan gibi.

Düğün gecesi adam onun ağlamalarını, yalvarmalarını dinlemedi. Sussun diye dövdü, dövdü. Sonra kanını akıttı. Anası da ilk kanı aktığında yüzüne bir şamar vurmuştu. “Her ay böyle kanayacaksın.” demişti. Korkmuştu her ay böyle tokat yemekten. “Hayır,” dedi anası, “tokat sadece ilkinde vurulur, âdettir. Aman kimseciklere deme, ayıptır. Kirlisin artık.”

Yüzünü bile bilmediği adamın yatağına girdiğinde on dört yaşında bir çocuktu. Üstünde iki beden büyük, beyaz bir elbise, yüzü utançtan kızarmış gibi kırmızı bir tülle örtülmüştü. Belinde ilk kanı kadar kırmızı bir kurdele. Saflığın, temizliğin, namusun kanla betimlenmesi tuhaf gelmişti o gün. Ki o kanı yıllar yılı o yabancı adamdan yediği dayakların sonunda ağzından ve burnundan gelmesiyle şimdi daha iyi tanıyordu. O bilmediği adamla karşılaştığı nikâh gecesi canının yanacağını biliyordu. Dokunulmasını istemiyordu o canım beyaz elbiseye, ölünceye dek. O bilmediği adam, onun ırzını kirletirken bile gözü parçalanmış beyaz elbisesindeydi.

O günün sonunda kadınlığın kırmızı lekesi çarşafına bulaştığı zaman, çarşafı dertop edip kapı bekleyenlere verdi adam. Sanki matah bir şeymiş gibi. Gecenin sabahında utancından, pisliğinden derilerini parçalayarak yıkandı, yıkandı, yıkandı.

İlk bebesini içinde hissettiğinde bu bilmediği adama kendinden başka bir mal vermek istemediğini anladı. Yalnız kaldığı anlarda karnına bastırıyordu, içinden çıksın gitsin diye. Ama başaramadı. O bilmediği adamın bir tekmesiyle kurtuldu bebeden. Kan, kan… Her yer kan olmuştu. Ebe, o bilmediği adama ölen bebeği gösterdiğinde herif daha da hiddetlendi. Oğlandı. Bir bebeye bile sahip çıkamamıştı. Ne işe yaradı ki? Bir hafta odasından çıkamadı. Çürükleri geçene kadar bekledi.

Karnındaki ikinci döldü. O, bir tarlaydı ve o bilmediği ve kocası olduğu söylenen adam da onu sürüyordu. Tohumluyordu. Anası demişti. Kederli anası ilk döl bedeninden düştükten sonra. Sürülmeye izin vermeliydi. Verdi de. Vermeyip ne edecekti ki?

Şimdilerde bebesinin tekmeleri azmıştı. Kocasının tekmeleri kadar canını acıtmıyordu gerçi. Hem artık kocası da onu eskisi gibi tekmelemiyordu. Dersini almıştı. Ebe Kadın uyarmıştı onu. “Dövme kızı gari. Bu da düşer maazallah.” Arada bir suratına vuruyordu. Aylardır dudağı bile patlamamıştı.

Zaman zaman eniğine kızıyordu. “Köpoğlu babası gibi o da beni dövüyor. Tekmeleri anasının karnına karnına. Oğlan olursa babası gibi o da karısını dövecekti besbelli. Köpoğlu! Köpeğin dölü! İt oğlu it!”

Zaman zaman da seviniyordu. Kız olursa anası gibi olmayacaktı. Herifleri tuttuğu gibi duvara çalacaktı. Tekmelerinden belliydi. Güçlü olacaktı. Anası gibi ezilmeyecek, dayak yemeyecekti.

Sancılandı. Ölüyor sandı. Şimdiyse kanının geldiği o yarıktan bir bebe geliyordu. Haykırdı: “Anam!” İçinden bir şeyler kopuyordu sanki. İç organlarını çıkarıp tutsun diye eline veriyorlar gibiydi. Evet, içinden bir şey çıkıyorlardı. Artık ona ait olmayan birini, bir şeyi çıkarıyorlardı. Bebesini, dayak yemesini engelleyen yegâne varlığı içinden alıyorlardı. Ya da artık bebesi ondan sıkılmıştı ve onu terk ediyordu. Anası, babası, karındaşları gibi.

Yarık açılmıyordu. Ebe geldi telaş içinde. Gebenin gözlerindeki yaşlar, bembeyaz patiskadaki kanıyla karıştı. Aktı, aktı, göl kadar oldu. Ebe, bebenin ters geldiğini söyledi babaya. “Doktor lazım. Ben bi şeycikler yapamam efendi.” “Kader.” dedi adam, “Allah’ın takdiri.”

Acısı her dakika daha da artıyordu. “Çık artık içimden piç kurusu! Çık içimden lanetli döl!” çıkmıyordu, çıkamıyordu.

Çıkmadı.

Bir Cuma günü öğleye doğru selâ verildi köy halkına. Bütün erkekler cami avlusunda toplandı. İmamın emriyle namaza duruldu. “Nasıl bilirdiniz?”ler, “Vah vah”lar, “Vazık oldu”lar, “Gencecikti”ler arasında o çileli, körpecik bedeni musalla taşından kaldırıp kara toprağa verdiler. Toprak, bu çileli kadını ve gün görmemiş bebesini bütün merhametiyle koynuna aldı ve onlara huzuru verdi.

Toprak, toprağa kavuştu…

Gülnihal Özmen, Mart 2026

Editör: Özlem Abut Otluoğlu

 

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir