YOLDA
Köyden ayrılırken annemin dolu gözlerle ardımdan bakışı gözümden gitmiyordu. İki sene boyunca o halini aklımdan kovdum; onu yalnız başına bırakmak zoruma gitmişti.
Arabamla öyle hızlı gidiyordum ki kafesten kurtulan kuş gibiydim. Yetişecektim, ufuklara kanat çırpan sürü göçmeden. İki yanımda tarla. Seyrek bulutlardan olsa gerek, güneş arada bir kaçıyordu üstümden; anamın güleç yüzü gibi.
Yol kenarında el sallayan bir adam vardı, yaklaştıkça dedeme benziyordu. Durmalı mıydım? Yanaşınca çantasını yüklenip açık cama doğru eğildi.
“Evlat, yakındaki köye vaamam gerek.”
“Atla amca,” derken sesim titredi. Yan koltuğa oturduğunda tozla ter karışımı koku burun direğimi sardı. Koku bana nezaretten tanıdıktı.
Bir an telaşlanıp “Eyvah!” deyip kucağındaki çantayı açtı. Çıkardığı metal kutunun içindekileri tek tek saydı, kendi kendine “Oh, hepsiciği tamam.” dedi.
“Nereye gidersin? Bu telaşın nedir amca?” derken koltuğa yerleşti. “Yine yok bu arıcı, şimdi iş başa düştü.” diye söyleniyordu.
“Şu tepeye varınca köy vaa, az beklersin, vaa mı acelen?”
“Acelem var ama… Beklerim.”
“Hiç eyletmem seni. Ahmetlee yakıncadır hemen. Senin yolculuk nere?”
“Boğalan Köyü varmış.”
“Bilirim. Orada ben gibi pehlivan ahretliğim var, yakıncadır.”
“Demek Pehlivansın.”
“Ne sandın, gençlikte hey!”
“Köyde iğneci lazımsa giderim.”
“Anam mektubunda bir yörük köyünde teyzesinin yanında kaldığını yazmıştı. İstanbul’dan geliyorum, yanıma alacağım onu. Beni avukat çıkarım diye beklerdi.”
“E, bitti mi okul?”
“Ne gezer! İlk zaman her şey yolundaydı, sonra işler karıştı. Toplantılara çağırırdı arkadaşlar; okula gitmez olduk. Okuldan çok karakola gitmişliğim var.”
“Hepten karışmışsın ya, neyse.”
“Haber alamayınca yemeden içmeden kesilmiş canım anam. Babamın kardeşleriyle toprak husumeti olmuş. Evi barkı bırakmak zorunda kalmış. Şimdi Boğalan’da kalırmış, teyzemde.”
“Ne yaptın be aslanım?”
Yüzümdeki yara izlerini görmüştü.
“Araba senin mi?”
“Şimdi Üsküdar’da lokantada garsonluk yaparım. Patron anamın mektubunu söyleyince anahtarı verdi, ‘Git gör,’ dedi. Sana rastladığım iyi oldu.”
“Ah be evlat.”
Az sonra gördüğüm kavakların altındaki çayın kenarında bizi köye götürecek toprak yol göründü. Köy meydanına vardığımızda arabadan inerken, “Dur ha şöyle, çeşmenin karşısındaki ev.” dedi. Ayağı yere değer değmez aldı başını, taş yapılı tahta kirişleri olan eve yöneldi. Arkasını dönerek, “Sen şu kahvede çay iç. Pehlivan Salim’in selamı var dersin.” dedi.
Masalardan birine yanaşırken çakır gözlerini bana diken ihtiyarla göz göze geldik. Üstüne sinen izmarit kokusu burnuma kadar geldi.
“Anam benimle gelir mi İstanbul’a? Bırakır mı teyzemi? İki sene oldu neticede. Başıma gelenleri duysa bana kızar mı? Yoksa gönül mü koyar, yanında olamadım diye?”
Tüm bu sorular kafamda dolanırken kahvenin yeşil rutubetli duvarlarına, boş masalarına baktım.
“Çay verem mi?”
Biraz ileride cami önünde öbekleşen kalabalığa dalmıştım; ben cevap vermeyince üsteledi Kahveci.
“Çay verem mi?”
“İstemez.”
Adamın teki evin önünde sigara içerek dolanırken arabaya yaklaştı, adı Ali Osman’mış. İçine dışına satın alacakmış gibi iyice baktı. Bu model arabayı belki de ilk defa görüyordu.
Pehlivan nihayet taş evin kapısında göründü. Ali Osman’a bir şeyler söyledikten sonra kahveye geldi. Çantasını masaya bırakıp yüzüme baktı.
“Boşuna gelmişim be, meğer sabah göçüp gitmiş zavallı. Yunus, vee bakam bi çay,”
“Eyvah,” dedim içimden; anam düştü aklıma.
Pehlivan Salim masanın üstündeki gazetelere dalmışken, sordum.
“Ne kadar yolumuz kaldı?”
“Az soluklanalım, bi cigara içimlik yol vaa.”
“Amca kimdir bu Ali Osman? Sana ne söyledi?”
Kulağıma eğilip fısıldadı.
“Huysuzun teki o, köyün muhtarıdır. Kızı vaa, oğlu da şehirde polistir. Geçen ay kızı kaçırmışlaadı te Ayvacık’a. Candarmalaa buldu getirdi. Şimdi kaçıran adamı arar durur. Seni yanımda görünce bana ‘Kim o?’ diye sordu. Huysuz işte.”
“Kızı niye kaçırdılar?”
“Sevdiğine vermedi Ali Osman.”
“Gidelim amca, acelem var dedimdi ya.”
Pehlivan masadan ses etmeden kalktı. Çay bardağının yanına yirmi kuruş bıraktı. Biz çıkarken Ali Osman denen adam Pehlivan’la bana öfkeyle bakıp içeri girdi.
Tekrar yola düştüğümüzde Pehlivan’la gelen ölüm haberinden, burnumda tüten anamın hasretinden çok, Ali Osman’a takılmıştım. Yolculuk bitmek üzereydi ama su yanına varınca soluklanmak için durdum. Soğuk soğuk terliyordum.
“Ne durdun be evlat? Az kaldı ya.”
“Az evvel cenazeden bahsettiğinde içim cız etti abi. Babamın cenazesi geldi gözümün önüne. Onu da bir ikindi vakti defnetmiştik.”
Çeşmenin yanındaki yaşlı çınarın gölgesine sığınıp yere çöktüm. Gözlerimi açtığımda gömleğimdeki ter kurumuştu. Sıcak başımıza vurmadan gitmeliydik teyzemin köyüne. Sağ elimle eski nezaret hatırasından kalan, arada sırada sancıyan belime destek verip ayaklandım.
“Haydi gidelim amca.” deyince gözlerini ovuşturup doğruldu Pehlivan.
“Boğalan’a yollan bakam.” Diye yanıtladı.
Köyden uzaklaşınca başladı türkü söylemeye. Teslim olmayalım Halil’im, aman kurşun saçalım. Az önce cenaze evinden çıkan Pehlivan’ın, Salim’in türküsü eşliğinde sürdüm arabayı. “Başıma iş almadan anamı alıp gitsem buralardan.” diye geçirdim içimden.
Dönemeçli yoldan, yokuşlardan başım dönmüştü. Ben gaza bastıkça Pehlivan arabanın tavanına tutundu. Jandarma tam tepeden aşağı inerken önümüzü kesti.
“N’oluyor be ya?” dedi Pehlivan, arabanın içinde dimdik oldu. Aniden fren yapınca başı cama çarpıverdi. Alnından süzülen kana mendilini bastırırken, “Kıpırdama, in aşağıya!” diyen askerin donuk gözlerine bakakaldı adam.
Çavuş yaklaştı yanımıza; “Hüviyetinizi verin.” Cüzdanlarımızı alırken gözü yüzümdeki yara izlerine takıldı, “Sen bekle!” dedi. Pehlivan’la donup kaldık.
“Abi hayırdır? Buralarda böyle iş olur mu?” dedim; cevap veremedi. Minibüsten inen komutan bize doğru yaklaşmaya başladı. Pehlivan Salim hemen atıldı arabadan inip.
“Buyur gomdanım. Hastaya gideriz, Boğalan’a,” derken çektiler adamı kenara.
“Hakkında şikâyet var delikanlı. Buralarda senin gibiler pek dolanmaz. Karakola gidelim de anlat bakalım. Ne diye gezersin buralarda?”
Pehlivan sanki kendisi kelepçelenmiş gibi ellerini önünde birleştirmişti. Jandarma komutanının arkasında sessizce durmuş, önüne bakıyordu. Minibüsün arka koltuğuna iki tüfekli askerin arasına koydular beni. Ali Osman beni ihbar etmiş olacaktı, kahveye girerken bir anlığına göz göze gelmiştik. Bana attığı bakıştan belliydi bir haller edeceği.
Anamın yüzü, karakolun gri duvarları ve o koku birbirine karıştı. “Yine mi?” diye geçirdim içimden…
Öğleden sonra Ali Osman’ın kızını kaçıranın ben olmadığımı anlamışlardı ama iş işten geçmişti. Neyse ki eski nezaret hikâyelerimi soran olmamıştı. Dilim damağım kurumuştu içeride. Koştum yol kenarındaki çeşmeye. Pehlivan yanımda bitti, nefes nefese.
“Geçmiş olsun evlat. Ali Osman’ın işidir. Gomudan iyice haşladı, kıpkırmızı gitti ardına bakmadan.”
Neye yarardı? Köye vardığımızda akşam güneşi evlerin çatılarına vuruyordu. Camiden sonra üçüncü sarı ev demişti Pehlivan’ın ahretliği.
Kapıyı çaldım. Bekledim. Sonra ayak sesi duydum. Kapıya doğru yaklaşan her kimse, çatallı sesiyle, “Kim o?” diye sordu.
Tahta kapı yavaşça açıldığında anamın çakır gözlerinin etrafı kızarmıştı. Hamur açan, uçurtma yapan, yanaklarımı okşayıp saran o sıcacık elleri yüzümdeydi.
Kâmil İpek, Ocak 2026
Editör: Özlem Abut Otluoğlu


Kaleminize sağlık, çok içten👏👏
Teşekkür ederim.
Çok beğendim öyküyü. Yalın bir dille yazılması, şivelerin doğal akışta olması bence çok başarılı yolunuz açık olsun:))
Harika 👏
Teşekkür ederim.
Memleketimden izler taşıyan güzel bir yol hikayesi olmuş. Yüreğine , kalemine sağlık.
Fikrinize saglik. Hos bakin zatiniza.