blog gÖrsellerİ (3)

Lalezar Apartmanı Öyküleri

Vasili’nin Altınları

Yazanlar: Ayla Demir, S. Çilem Atalay, Şule Tuğmen, Ayfer Buruk, Gizem Can Bayındır, Hatice Güray, Şaziye İnceler Ekici, Sevil Özdemir

Derleyen: Özlem Abut Otluoğlu

***

Cihangir’in yokuşlu dar sokağındaki tarihi apartmana taşınmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Ne altı yıldı ama! Berrak’ın gencecik yaşında yaşlandığı bir süreç olmuştu. Harbiye’deki iş yerinden eve dönerken oyalanmak için İstiklal caddesine çıktı, vitrinlere baka baka Galata’ya kadar yürüdü, kulenin hemen ötesindeki çay bahçesinde oturdu, şekerli elma çayı içti. Boşanmak üzere olduğu kocası eşyalarını almaya geldiğinde evde olmak istemiyordu.

Apartmana vardığında saat sekizi geçiyordu. Demir kapıyı açmak için anahtarı çevirmesi yetmiyor, her seferinde vücut ağırlığı ile kapıyı ittirmesi gerekiyordu. Üst kattaki komşusu bir gece eve sarhoş geldiğinde kapıyı açmayı beceremeyip vitrayları kırarak içeri girmeye kalkışınca apartman ahalisi ayağa kalkmıştı.

Giriş katta yardımcısıyla yaşayan Aryana Hanım ailesinin binada ikamet eden üçüncü jenerasyonuna mensuptu. Yardımcısı demans belirtileri göstermeye başlayan yaşlı kadını sosyalleşmesi için son apartman toplantısına getirmişti. Ana giriş kapısının değiştirilmesi gündeme geldiğinde 1929 yılında inşa edilen binanın tarihini uzun uzadıya o kadar tatlı bir üslupta anlatmıştı ki toplantı bir karar alınamadan sona ermiş, sitemkâr sözlerine kimse alınmamış, onu ciddiye alan kimse olmamıştı.

“Ah ne güzel günlerdi. Büyükbabam o kapıyı mahsus öyle ağır yaptırdı, hırsızlığa karşı önlem olsun diye.  Diyorsunuz ki demir kapıya hacet yok, alarm sistemleri var. Haklısınız devir değişiyor…O zamanlarda hanımlara kapıyı beyler açardı, beyimiz yanımızda değilse de bir komşumuz ya da apartman görevlisi bize yardımcı olurdu. Hanımlarla beyler arasında eşitlik iyi de estetik kalmadı ona üzülüyorum. Şimdi herkes kendi başının çaresine bakıyor. Eskiden hiç kavga sesi işitilmezdi mesela, zamane insanı çok değişti. Sesten durulmuyor, hır gür işitince yüreğim daralıyor. Herkesin özeli herkese malum hale geldi. Apartmanın çatısı altında tüm komşularımızla birlikte kocaman bir aile gibi yaşardık, kol kırıldı mı yen içinde kalırdı. Derdi olan komşusunun kapısını çalar derman arardı. En çok da apartman boşluğunda yankılanan sıcak sohbetlerin sesini özlüyorum.  Sevgili komşularım öyle bir hale geldik ki… Yabancılaştık. Oysa en yeni sakinimiz Berrak Hanım, onun da anneannesinin gelin geldiği daire. Deyin bana aynı çatının altında yaşarken bu arzu edilen bir şey olabilir mi? Çok üzücü! O zamanlar binanın kendine has bir şahsiyeti vardı ama zamanla hayata uydu garibim, yozlaştı. Oysa hepimizin geçmişi bir, yoksa sırrı mı demeliyim?”

Berrak’in zamanlaması bundan isabetli olamazdı, evine geldiğinde kocası gitmişti. İçeride hüküm süren sessizlikte huzur vardı. Evin ıssız haline alışmaya çalışıyordu. Aldatılmak mıydı canını yakan yoksa sevilmemiş olması mıydı?  Zihninde cirit atan soruların üzerinde kafa yormayacaktı, bulduğu cevap önemini ayrılığa karar verdiği anda yitirmişti. Çarçabuk üzerini değiştirip pijamalarını giydi. Televizyonun kumandasını eline aldı, dijital platformda uzun zamandır izlemek istediği diziyi açtı. Gözü, ayaklarını uzattığı sehpada ucunda peluş ayıcıkların olduğu terliklerine takıldı. Acayip, o şimdi burada olsaydı terliklerimle kesin alay ederdi. Dizi yerine de maçı açardı, diye düşündü. Kucağındaki kovadan hallice kâseden avuçladığı patlamış mısırı ağızına dolduracakken kapının çalınmasıyla irkildi. Gelen davetsiz misafirin evden kovduğu kocasının olması işlerin çığırından çıkmasına neden olurdu. Kapı dürbününden baktı ama kimseyi göremedi, kapıyı usulca araladı. Paspasın üzerine siyah bir çantanın bırakıldığını fark edince şaşkınlıkla etrafına bakındı, kimse yoktu. Çantayı almak için eğildiğinde sapına asılı minik zarfı fark etti. Olup bitenin kocasının münasebetsiz bir şakası olduğunu düşündü. Zarftan çıkan notta, Aç ve hatırla! diye yazıyordu. Berrak bir kez daha etrafına bakındı, sahanlıkta kimsenin olmadığına emin olunca çantayı tereddütle alarak kapıyı kapattı.

Ağır adımlarla salona dönüp çantayı az evvel ayaklarını uzattığı sehpanın üzerine koydu. Fermuarı çekerken elleri titriyordu. Çantayı açtığında içinde eski, yassı bir anahtar gördü, başka hiçbir şey yoktu. Notu bir kez daha okudu, Aç ve hatırla! Anahtara yakından bakınca bunun bir kasa anahtarı olduğunu fark etti. Kasa eski olmalıydı zira anahtarın metal yüzeyi sarı yeşil alacalı bir renk almıştı. Kocasının onu tedirgin etmek için böylesi ince bir planı hazırlayacak zekaya sahip olmadığını düşününce o ihtimali eledi. Ve… Ve notta dediği gibi hatırladı. Anneannesinin yıllar önce söyledikleri kulağında yankılanıyordu…“Apartmanın bodrumunda büyük bir kasa var, babam söylemişti. Binanın inşaatı esnasında yaşanan kirli olaylarla ilgili deliller varmış içinde.”

Kaba Taslak Çizilmiş Bir Plan

Cihangir’in en güzel yerinde olan Lalezar Apartmanı’nın en üst katındaki geniş bir dairede yaşıyordu Haldun Bey. Giriş katında oturan Aryana Hanım’la Haldun Bey’in babaları anne bir, baba ayrı kardeşti. Apartmanın inşa edildiği 1929 yılında Aryana hanımın babası Andreas Efendi üvey kardeşine apartmandan pay vermemiş, Haldun Bey ancak Andreas Efendi’nin vefatından sonra apartmanın en üst katındaki saraylara layık manzaraya sahip daireyi almayı başarmıştı. Aryana Hanım’la sorunları artarak devam ediyor, diğer apartman sakinleri ile de yıldızı bir türlü barışmıyordu. Bozuk asansörün yapımı ile ilgili uzlaşma sağlanamayınca binanın arka cephesinden dairesine özel bir asansör yaptırmış, evine buradan girip çıkmaya başlamıştı.

Haldun Bey akşam yemeği için isteklerini hizmetlisi Nuriye Hanıma iletmiş, terasında keyifle viskisini yudumlarken günbatımın tadını çıkartıyordu. Bırakalı aylar olmasına rağmen İstanbul’un eşsiz manzarasının karşısında dayanamayıp yaktığı sigarasından derin bir nefes çektiği anda rattan masanın üzerindeki siyah çantayı fark etti, sapında minik, beyaz bir zarf asılıydı.

“Nuriye Hanım bu masanın üstündeki çanta ve zarf nedir?”

“Şimdi aldım içeriye, kapının önündeki paspası temizledimdi.”

Sigarasını söndürürken sevgilisinden ayrılıyor gidi hisseden Haldun Bey yerinden fırlayarak hizmetlisinin sözünü tamamlamasını beklemeden aylardır kullanmadığı kapıya doğru ilerleyip açtı. Merdiven boşluğunu en son ne zaman gördüğünü hatırlamıyordu bile. Merdiven pervazından aşağıya doğru eğildiğinde çevik genç bir silüetin merdivenlerden koşarak iniğini görünce şaşkınlığına panik eklendi. Apartman sakinleriyle kavgalıydı, seslense kimse oralı olmazdı.

Kapıyı kapatmadan koşar adımlarla evin terasına geri koşturdu. Çantayı açarken kalbi düzensiz bir ritimde atıyordu. Üzerine iliştirilmiş zarftan çıkan notu okurken karmaşık duygulara kapılmıştı, kâğıt parçasının üzerinde Aç ve Hatırla! diye yazıyordu. İçinden çıkan kaba taslak çizilmiş planı eline alıp öylece kalakaldı. Çantanın içinden çıkanlar ona ne anlatmak istiyordu?

6 Haziran Tarihli Takvim Yaprağı ile Koyu Kırmızı Gül Yaprağı

Elif sokağın gürültüsünü duymamak için mutfak penceresini kapatmış, akşam yemeğini öyle hazırlamıştı. Saat sekize geliyordu, trafiğin en berbat ve gürültülü olduğu saatti. Sofrayı hazırlarken ertesi gün çok sevdiği arkadaşının doğum gününde ne giyeceğini düşünüyordu. Zilin çalmasıyla kafasındaki düşünceler susuverdi. Eşi Adnan gelmiş olmalıydı, anahtarı olduğu halde zili çalması tuhaftı.

Kapıyı açtığında paspasın üzerinde siyah bir çanta gördü. Etrafına ardından merdivenlere baktı ama ortalıkta kimse yoktu. Çantanın üzerine ufak, beyaz bir zarf iliştirilmişti. Zarfı eline aldı, baktı. İçinden çıkan notta Aç ve Hatırla! yazıyordu. Çantayı açıp açmama konusunda kararsız kaldı. İçinden bir ses, “Hadi aç!” diğer bir ses, “Açma ne çıkacağı belli değil,” diye söyleniyordu. Esrarengiz gelişmenin onda uyandırdığı meraka yenik düşerek çantayı oracıkta tedirginlikle de olsa açtı. İçinden Beyoğlu’ndaki tarihi Kır Çiçeği Restoran’ın promosyon olarak dağıttığı, üzerinde 6 Haziran tarihi yazılı olan koparılmış bir takvim yaprağı çıktı.

Ne düşünmesi gerektiğini şaşıran Elif kapıyı usulca kapatarak salona döndü. Çantayla notu, dizmek üzere sofraya yerleştirdiği tabakların yanında kalan boşluğa koydu. Merakı geçmemişti. Çantanın ağızını iyice açarak içini kurcaladı. Altıncı hissi onu yanıltmamıştı, içinde kurutulmuş bir de gül vardı, rengi kırmızının bordoya çalan bir tonuydu. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Elif için 6 Haziran tarihinin bir anlamı ya da eşiyle bir anısı da yoktu. Sorunlu evliliklerinin onuncu yılıydı. Çocukları olması için çok çabalamış olsalar da gördükleri tedaviler işe yaramamıştı. Kır Çiçeği diye bir restoranda yemek yemediğini de iyi biliyordu. Kim bırakmıştı çantayı? Ona ne anlatmak istiyordu? Yoksa Adnan başkasıyla…

Adnan son zamanlarda sıradan bahanelerle kavga çıkartıyordu, hep stresliydi. Geçenlerde Aryana Hanım Elif’i apartmanın girişinde çevirmiş, nazikçe dairelerinden gelen kavga seslerinden rahatsız olduğunu ima etmişti. Evde huzurları kalmamıştı. Elif bunları düşünürken kapının açıldığını duydu, el çabukluğu ile çantayı gizledi. Bu sefer gelen Adnan’dı. Hâl hatır sormadan, ellerini dahi yıkamadan sofraya kuruluvermişti.

“Açlıktan ölüyorum. Ne var yemekte?”

“Patates köfte. Turşu da var.”

Elif, aralarında başka konuşma geçmeden yemeklerini yedikten sonra konuyu açmaya karar verdi. Lafı eveleyip gevelememek en iyisiydi. Çantayı getirip olup biteni kocasına anlattı. Sorularını sıralamaya başladı. Kocasının yüzü ifadesizdi.

“Ne demek oluyor bu Adnan? 6 Haziran senin için özel bir gün mü?”

“Ne bileyim? Saçmalama.”

“Açık açık söyle! Ne zaman gittin sen o restorana?”

“Yerini bile bilmem. Paranoyak oldun sen iyice, kafan da basmıyor. Baksana kâğıt nasıl sararmış? Eski belli. Şuna bir de ben bakayım.”

Adnan deliye dönen Elif’e derdini anlatamayınca kâğıdı onun elinden çekip aldı. Gözlüğünü takıp takvim yaprağına yakından baktığında şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Elif heyecandan hangi yılın yazılı olduğuna bakmamıştı. Takvim yaprağı 6 Haziran 1930 yılına aitti.

Yapboza Ait Parçalar

Günbatımı turuncuya çalmaya başladığında pikaptan yayılan tangonun tınısı salonu dolduruyordu. Selma Hanım için son yıllarda yapboz yapmak sadece bir hobi değil, tutku hâline gelmişti. Sehpanın üzerindeki yarım kalmış yapboz ile öylesine meşguldü ki saatin nasıl ilerlediğinin farkına dahi varmamıştı. Parçaları yerine oturtmak onu eğlendirdiği kadar tekdüze hayatına heyecan da katıyordu.

Son bir haftadır uğraştığı eski şehir manzarasını tamamlamak üzereydi ancak kayıp üç parçayı ne kadar aradıysa bulamamıştı. Sanki şeytan alıp parçaları usturuplu bir yere gizlemişti.

“Papatya gibisin beyaz ve ince…”

Selma Hanım zihninde kayıp parçaların akıbetini sorgularken bir yandan tangonun güftesini mırıldanarak müziğe eşlik ediyordu. Kapı zilinin ısrarlı çalışıyla irkildi, bel fıtığının izin verdiği hızla ayağa kalkmaya çalıştı. Kim olabilirdi ki? Son yıllarda pek misafiri olmuyordu. Kapıyı açtığında kimse yoktu. Paspasın tam ortasında duran siyah bir çantayı birileri onunla alay etmek için bırakmış olmalıydı. Sapına asılı küçük zarfı fark edip içinden çıkan notu okuduğunda tüyleri diken diken oldu… Aç ve Hatırla!

Selma Hanım, çantayı alıp yapboz masasının üzerine koydu. Tedirginlik içinde ama merakla fermuarı çekti. Çantanın içinde, eski ve yıpranmış bir karton kutu vardı. Üzerinde hiçbir şey yazmıyordu. Kutuyu hafifçe sallayarak kulağına götürdü, içinde bir şeyler tıkırdıyordu. Kapağı açıp bir avuç dolusu yapboz parçasını görünce heyecanı da şaşkınlığı artmıştı.

İlk başta sevindi. Uğraştığı yapbozun eksik parçaları aralarında olabilirdi, salı günleri ona yardıma gelen Güllü oldum olası onunla şakalaşmayı severdi. Mutfaktan bir tepsi aldı. Yanılmamıştı, kutudan çıkan parçalar bir yapboza aitti. Tepsiye döktüğü parçaları pirinçten taş ayıklar gibi bir süre inceledi ama çabası nafileydi. Çantadan çıkan parçalar onun yaptığı yapboza ait değildi.

Parçaların bazılarında bölük pörçük yazılarla sayılar, bazılarındaysa üzerinde bir insan portresi olduğu anlaşılan kesitler vardı. G harfini seçti, eli yapboz yapmaya o kadar alışmıştı ki el çabukluğu ile R, İZ ve Ü yazan parçaları kenara ayırdı. Sayıların olduğu parçaları doğru sıraya koyduğunda 1930 tarihi belirmişti.

Plaktaki tango hâlâ çalıyordu. Zihni geçmişin derinliklerinde aranmaya başladı ve hatırladı…

Genç Bir Çiftin Eski Fotoğrafı

Elif ile Adnan’ın kavga sesleri daha sık duyulur olmuştu. Tıpkı yıllar önce oğlu ile gelini kavga ettiğinde olduğu gibi şimdi de apartman onların bağrışmalarıyla yankılanıyordu. Aryana Hanım daha geçen gün toplantıda değinmişti bu kavga seslerine ama kaile alan yoktu. Tülin Hanım odasında ders çalışan torunu için hazırladığı köfteli çorbayı karıştırırken iç sesi susmak bilmiyordu… “Zamane gençlerinde tahammülün T’si yok. Oysa bizler susar, sineye çekerdik. Gerçi ben sustum da ne oldu?”  

Çorbanın altını kısarken cefayla geçen hayatını düşünüyordu. Babasının evleneceği adam olarak tanıştırdığı kocasıyla yeni bir hayata başlamayı büyüdüğü evden kurtulmak için fırsat olarak görse de gelin geldiği Lalezar Apartmanı’nda kayınvalidesinin otoritesi altında ezildiği, basiretsiz kocasının olanlara sessiz kaldığı yılları şimdilerde, “Ah! şu duvarların dili olsa da konuşsa,” diye hayıflanarak anıyordu.

Tülin Hanım alkol problemi olan oğlu Nihat’ı evlendirip gençler yanına yerleşince kayınvalidesinin nasıl hissettiğini anlayabilmişti ne var ki üzerine titrediği evladının evlenince düzeleceğini umması nafileydi. Nihat, babası öldükten sonra beter olmuş, içmesi yetmezmiş gibi elde avuçta ne varsa kumarda yiyip bitirmişti. Torunu Deniz daha üç yaşındayken gelini boşanmaya karar vermişti. Minik Deniz’i babaannesine emanet eden kadın hemen evlenince çocuğunu beş yıldır arayıp sormaz olmuştu. Nihat, eve yine sarhoş geldiği bir akşam binanın kapısını açamayınca vitrayları kırmış, onları bütün apartmana rezil etmişti. Tülin Hanım oğlunu o gün kapının önüne koymuştu. Nihat artık bir arkadaşında kalıyordu.

Tülin Hanım düşüncelerinde kaybolmuşken köfteli çorba taşıverdi. İşten kaçarken iş çıkması yetmezmiş gibi kapı zilinin sesini duydu. Bir an ürperdi, “İnşallah oğlan değildir,” diye geçirdi içinden. Huzursuzca açtığı kapıda kimseyi görmeyince rahatladı. Selma Hanım’ın dairesinden müzik sesi geliyordu. “Kurulmuş saat gibi, her akşam aynı vakitte,” diye mırıldandı. Tam kapıyı kapatacakken paspasın üstündeki siyah çantayı ve üzerindeki küçük beyaz zarfı gördü. Belindeki ağrıdan zar zor eğilip aldığı zarfın içinden çıkan notta Aç ve Hatırla! yazıyordu. Etrafına bir kez daha bakınarak çantayı aldı, kapıyı kapattı.

Kalp atışları kulaklarında zonklarken mutfağa geri döndü, merak içindeydi.  Çantayı masanın üzerine bırakarak notu tekrar okudu “Deli midir nedir? Neyi hatırlayacakmışım?” diye söylendi. Fermuarını açtığı çantaya elini daldırdı, içinde sararmış eski bir fotoğraf vardı. Genç bir çiftin kol kola girmiş, neşeyle gülerken çekilmiş bir fotoğrafıydı bu. Arkasını çevirip baktığında fotoğrafın kenarına -Hayattan çalınan güzel bir an, 6 Haziran 1930- şeklinde bir not düşüldüğünü gördü. Tülin Hanım’ın aklına tek bir soru vardı. Günümüzün yabancısı, gülüşleri tanıdık bu insanlar kimdi?

Bodrum, Anahtar, Kutu, Aşk, Kır Çiçeği Yazılı Sararmış Bir Sayfa

Vitray camlı, kocaman demir kapısı ile sokakta karşılardı onu 1929 yılında inşa edilen Lalezar Apartmanı. Anneannesine her gelişinde, Nebihe’nin buraya olan hayranlığı biraz daha artıyordu. Aryana Hanım’ın babasının yaptırdığı bina mimarlığı seçmesinde büyük etkisi olmuştu. Kapıya vardığında kendi kendine gülümseyerek, “Ne kadar gönülden istemişsem artık, şimdi burada yaşayabiliyorum,” diye mırıldandı.

Anneannesinin vefatından sonra, şehirde hatta ülkede kalan tek torunu Nebihe olduğu için bu evde yaşamak ona nasip olmuştu. İyi de olmuştu aksi takdirde asistan maaşıyla nasıl geçinebilirdi? Lalezar Apartmanı bir aile apartmanından farksızdı, aralarında kan bağı olmasa da üç, dört nesildir aynı aileler burada otururdu. Birlikte geçirilen yılları, paylaşılan anıları, ortak geçmişleri vardı. Şimdilerde sık sık bir araya gelmeseler de geçmişten gelen bağlar apartman sakinlerini hâlâ bir arada tutuyordu.

Aryana Hanım camın önünde oturuyordu, selamlaştılar. Nebihe, köşedeki çingeneden aldığı nergisleri ona vermesi için bakıcısına bıraktı. Dairesine merdivenden çıkmayı seviyordu, her kapının ardında bambaşka hikâyelerin saklı olması ilgisini çekiyordu. İkinci katta, Elif Ablalar zor zamanlardan geçiyordu. Ketumdular ama ne fayda? Dairelerinden işitilen sesler her şeyi anlatıyordu. Nebihe en sevdiği tınılara kulak kesildi. Selma Abla’nın akşam ritüeli kulaklarına ziyafetti, muhtemelen yapboz yapıyordu. Oturduğu kata çıkarken müziğe burnuna merdivenlerden gelen mis gibi bir koku eklendi. Tülin teyzesi yine havuçlu tarçınlı kek yapmış olmalıydı.

Nebihe’nin anneannesi, Tülin Teyze hakkında, “Benden yıllar sonra benim gibi gelin geldi ama kayınvalide konusunda benim kadar şanslı değildi,” derdi. Tülin Teyze şimdi de oğlundan çekiyordu. Gelini yoktu, oğlu da artık ortalarda görünmüyordu, torunu Deniz’le baş başa kalmışlardı.

Nebihe kek kokusunun etkisinden sıyrılıp kendi kapısının önüne geldiğinde paspasın üzerine siyah bir çantanın bırakıldığını gördü. Bu, babasını son görüşü olduğunu bilmeden tatile gittiklerinde yanına aldığı o siyah çanta olabilir miydi? Gözüne çantanın sapına iliştirilmiş beyaz zarf ilişti. Merakına yenik düşerek çantayı alıp içeri girdi. Beyaz zarftan çıkan kâğıtta, Aç ve Hatırla! yazıyordu. Çantayı açtığında içinde bir zarf daha buldu ama bu seferki kırmızıydı. İçinde bir defterden koparıldığı anlaşılan sararmış eski bir sayfa buldu, üzerine el yazısıyla bir not düşülmüştü. Tarih kısmında, Haziran 1930 tarihi seçilebiliyordu ancak gün belirgin değildi. Gözleri hızla sayfanın üzerinde gezindi ve dikkatini çeken kelimeler kafasının içinde dolanmaya başladı: Bodrum, anahtar, kutu, aşk, kır çiçeği.  Gözleri, anneannesinin duvardaki fotoğrafına kaydı.

Nebihe, anneannesinden yaşadığı apartmanın gizemli olduğunu duymuştu. Anlatacak gibi olmuş, fakat sonra duraksayıp sadece “Her evin bir hikâyesi ayrıdır kızım,” diyerek konuyu değiştirmişti. Bir gün bu binada oturacağını, esrarın parçası olacağını bilseydi….

Kurutulmuş Yedi Renkli Kelebek

Şükran Hanım otistik kızı Filiz’i alarak Almanya’dan Türkiye’ye temelli dönüş yapmıştı. Vefat eden eşi Salih’i Almanya’da toprağa vermiş olmanın üzüntüsü neticesinde ömrünün son evresini vatanında geçirmek ve İstanbul’daki Aile Mezarlığına gömülmek için bu ani kararı almıştı. Eşi Salih’le beraber altmış sene önce Almanya’nın Hamburg şehrine gitmiş, on beş yaşında tazecik bir tomurcuk olarak gittiği gurbette buruşmuş, pörsümüş, içi geçmiş elli yaşlarında olmasına rağmen ihtiyara dönmüş vaziyette İstanbul’a geri gelmişti.

Eve ilk geldiğinde, “İyi ki babamdan kalan bu evi satmamışım. Yoksa şimdi yavrumla nereye giderdim?” diye düşünmüştü. Gerçi evin tadilatı masraflı olmuş ve planladığından uzun sürmüştü ama olsun, her şey en nihayetinde yoluna girmişti. Baba evinde olmak ona unuttuğu mutluluğu hatırlatmıştı. Hele Aryana Hanım’la apartman boşluğunda yaptıkları sıcak sohbetler, Selma Hanım’ın dairesinden koridora taşan müzik sesi mutluluğuna mutluluk katıyordu.

Otuz iki yaşına gelen kızı için İstanbul’da bir bakımevi ile anlaşmıştı fakat kızının buralara alışması, Türkçeyi daha iyi konuşabilmesi için şimdilik baba yadigarı Lalezar Apartmana yerleşmişlerdi.

Filiz, olağanüstü güzelliğiyle dikkat çeken, ancak zihinsel gelişim seviyesi beş yaşındaki bir çocuğa denk olan genç bir kadındı. Almanya’da yatılı özel okullarda ve bakımevlerinde eğitim almış, temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde bağımsızlık kazanmıştı. Şükran Hanım’ın hem yoldaşı hem de arkadaşıydı; kendine has durumu onu daha da özel kılıyordu.

Şükran Hanım hem Filiz’i gezdirmek hem de biraz alışveriş yapmak için markete gitmişti. Döndüklerinde Aryana Hanım’la artık rutin hale gelen kapı önü sohbetinden sonra evlerine geldiklerinde saat bir hayli geçti. Üzerlerindeki ceketleri çıkartırlarken Şükran Hanım kızını, “Ellerini yıkamayı unutma kızım. Onca yer gezdik,” diye tembihledi.

Filiz annesinin söylediği gibi banyoda ellerini yıkamaya gitti. Şükran Hanım kendini salona atarken “Şükür evimize gelebildik,” diye söyleniyordu. Koltuğa yerleşmişti ki kapı çaldı, henüz oturduğundan kalkmakta güçlük çekince Filiz’e seslendi, ayağa kalkacak dermanı kalmamıştı.

“Kuzum, kapıya bakar mısın?’

“Mama, hier ist niemand. Kimse yok,” diye seslenen Filiz kapıyı kapatacakken çantayı görerek içeriye seslendi. “Aber doch. Yerde bir çanta var.”

“Sakın dokunma. Nicht anfassen.”

Şükran Hanım telaşla, uflaya puflaya kalktı, kapıya geldi. Yerde, paspasın üzerinde siyah bir çanta duruyordu. Çantayı alıp kapıyı kapattı. Aklında onlarca soru birbirini kovalıyordu. “Bu çanta da nereden çıktı? Acaba Almanya’dan evrakları getirten Avukat mı uğradı? İyi de kapıyı hemen açtık, neden beklemedi ki?” 

Merakla çantanın açılmasını izleyen Filiz yerinde duramıyor, heyecanla sağ sola kaykılıyordu.

“Mama aufmachen, bitte schnell. Aufmachen. İn der Tasche hediye var. Çantayı aç”

Şükran çantayı açınca üzerine yapıştırılmış, kurutulmuş yedi değişik renkte kelebek olan sararmış bir kâğıt buldu. Kelebeklere zarar vermeden çantaya iliştirilmiş notu okudu: Aç ve Hatırla! Açmıştı işte, neyi hatırlayacaktı?  Aryana Hanım arada bu apartmanın gizemlerden söz edip dururdu ama yaşlı kadının dediklerini şu ana kadar ciddiye almamıştı.

Sahte Ölüm Belgesi

Defne’nin dersi bugün erken bitmiş, eve gelirken biraz alışveriş yapmıştı. Elindeki poşetlerle tam apartmanın kapısından içeriye girmişti ki Aryana Hanım dairesinin kapısını açıverdi.

“Aman kuzum, bugün ne böyle erkencik geldin?”

“Evet, Aryana Teyzeciğim. Bugün dersim azdı ben de abime sevdiği yemekleri pişireyim dedim.”

“Ah canım, çok yoruluyor çocukcağız. Erken gidip geç dönüyor. Aynı baban gibi. Gerçi dedeniz Şefik Bey’in de gecesi gündüzüne karışırdı. Senin daha ilk yılın ama sonunda sen de öyle olacaksın.”

“Ne yapalım, doktorluk bizde aile geleneği oldu.”

“Yaaa… Üstelik hepiniz de Cerrahpaşalı oldunuz. Güzel kızım, ben seni fazla tutmayayım. Yukarı çıkarken 4 numaradaki Gülcihan Hanım’ın zilini çalıver de onu kahveye beklediğimi söyleyiver, olur mu?”

Defne, “Tamam Aryana teyzeciğim, söylerim,” diyerek bozuntuya vermeden merdivenlere yöneldi. Gülcihan Hanımın kim olduğunu düşündü. Yaşlı kadının söylediği dairede Selma Hanım yalnız yaşıyordu.

Defne üniversiteyi kazanana kadar Bursa’da anne ve babasıyla yaşamıştı, Lalezar Apartmanı’na aşinalığı çocukluğuna dayanıyordu. Babaannesi Müşerref Hanım ve dedesi Şefik Bey bu apartmanın sekiz numaralı dairesinde otururdu. Çocukluğunda sık sık babaannesi ve dedesine ziyarete gelirlerdi. Babaannesi ile Aryana Hanım çok iyi anlaşırdı. Bu yüzden de Aryana Hanım’ın kafasının karıştığına şahit olduğu zamanlarda pek üzülüyordu.

Önce babaannesini sonra da dedesini kaybedince anne ve babası bu daireyi satmaya kıyamamıştı. Uzun yıllar daireyi kiraya vermişlerdi. Son kiracı yeni bir ev alarak çıktığı yaz, abisi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini kazanmıştı. Daireyi elden geçirerek abisi için hazırlamışlardı. Komşuların çoğunu uzaktan da olsa tanıyorlardı. Apartman sakinleri ilk sahiplerinin ikinci ya üçüncü kuşak akrabalarıydı.

Defne abisiyle birlikte oturdukları kata gelerek çantasından anahtarını çıkardı. Elindeki poşetlerle zorlanarak da olsa kapıyı açıp içeri girdi. Doğruca mutfağa geçip elindekileri masanın üzerine bıraktı. Son zamanlarda yemeği dışarıdan söylüyorlardı. Ev yemeklerini özlemişlerdi. Daha bir önceki akşam abisi, babaannesinin elmalı kurabiyelerini ne kadar çok özlediğini söylemişti.

Defne, “Önce kurabiyeleri yapayım, sonra da güveci fırına vereyim,” diye mırıldanarak poşetlerden aldıklarını çıkarmaya başladı. Ancak pudra şekerini aldıklarının arasında göremedi. “Hemen sipariş verirsem ben hamurunu pişirene kadar gelir,”diye düşündü.

Market siparişini halletmiş, kurabiye hamurunu fırına vermiş, elmaları rendeliyordu ki zil çaldı. “Hah, tam zamanında yetişti,” diyerek kapıya koşturdu. Alışkanlıktan kapı dürbününden baktığında kimseyi göremedi. Kapıyı açınca yerde siyah bir çanta fark edince bir anlam veremedi. Üzerine bir zarf iliştirilmişti. Çantayı yerden alıp doğruca mutfağa geçti. Merakla zarfı açtı. İçinden çıkan kâğıtta, Aç ve Hatırla! yazıyordu. Şaşırmıştı, merakı giderek artıyordu. Çantayı açıp elini içine daldırınca bir kâğıt kavradı. Elinde tuttuğu bir ölüm belgesiydi. Zamanında Cerrahpaşa Üniversite Hastanesinde yatan Gülcihan Demirsoy isimli bir kadına aitti. Üstelik 1930 Haziran’ında düzenlenen bu ölüm raporunun altındaki imza Cerrahpaşa Baştabibi büyükbabası Şefik Güngör’e aitti.

Eski Tarihli Altın Para

Rezzan’ın kalbi Aryana Hanım’ın daire kapısının zilini var gücüyle çalarken heyecanla çarpıyordu.  Aryana Hanım onu karşısında görünce “Ne oluyor kuzum, nedir bu telaş?” diye sordu.

Soruyu cevapsız bırakan Rezzan içeri girerken elinde, kapısının önünde bulduğu siyah çantayı tutuyordu.  İçinde olan şey karşısında halâ şok yaşıyordu.  Yaşları epeyce ilerlemiş olan iki dost, uzun yıllardır can yoldaşıydılar. Hiç evlenmemişlerdi. Lalezar Apartmanı’nda komşularıyla birlikte yaşamaktan hoşnuttular.

“Aryana, annem anlatırdı ama masal gibi dinlerdim. Şu sır olayını tekrar anlatsana bana, senin baban yapmıştı ya apartmanın inşaatını. Tam olarak ne olmuş zamanında?”

Aryana dalıp gitmişti, son zamanlarda demansı iyice ilerlemeye başlasa da eskilere dair anıları kopuk kopuk da olsa hatırlayabiliyordu. Derin derin nefes alıp anlatmaya başladı…

“1920’li yıllarda bu bina sakinlerinin anneleri babaları aynı mahallede yaşıyormuş. Çocukları da çok iyi arkadaşlarmış. Savaş son bulmuş. Cumhuriyetin ilk yılları. Hepsi okulunu bitirip pırlanta gibi gençler olmuşlar. Meslek edinip evlenmişler, çoluk çocuğa karışmışlar. Annen Mihriban’ın güzelliği dillere destanmış.”

“Babanla nasıl tanışmışlar? Aşkla birbirlerine bakarken, dans ederken, çiçek toplarken, kelebek kovalarken bile fotoğrafları var.”

“Vasili Yunanistan’da yaşayan, orduda görevli bir askermiş. İstanbul’a hayranmış. Tekrar gezmeye geldiğinde görmüş annemi, tutulmuş. Bir yolunu bulup tanışmış. Âşık olmuşlar, evlenmeye karar vermişler ama aileler karşı çıkmış.”

“Sonra?”

“O sıralar Lalezar Apartmanı inşaat halindeymiş. Sene 1929… Vasili, babam yani. Durumu ailesi kıyameti kopartınca kaçmış. Yanına aile yadigarı küçük bir sandık dolusu altın almış. Birazını binanın yapımı için vermiş. Kendisine yeni kimlik çıkarmış, eskisini altınlarla beraber ortalık yatışıncaya kadar binanın bodrumuna konulacak kasada tutalım demiş, kabul etmişler. Herkes bunu sır olarak saklamaya söz vermiş.”

“Ailesi peşlerine düşmemiş mi?”

“Evlenmişler. Kısa bir süre sonra çocukları doğmuş. Vasili’nin izini bulmuşlar. Bir gün pazarda alışveriş yaparken Yunan askerleri çıkıvermiş karşılarına. Daire dördün eski sahibi Gülcihan da yanlarındaymış. Arbede yaşanırken Vasili silahını askerleri korkutmak için ateşlediğinde seken kurşun Gülcihan’a gelmiş. Vasili teslim olmuş, geri döneceğine söz vererek gitmiş ama bir daha ondan haber alınamamış.”

“Gülcihan Hanım böyle ölmüştü, hatırladım.”

“Evet. Gülcihan Hanım birkaç gün sonra vefat etmiş, böyle yetim kalmışım. Babama kimse düşman olmasın diye kaza kurşunu ile vefat şeklinde sahte ölüm belgesi hazırlamış Dr. Şefik Bey. Bunun vicdan azabını çekmiş elbette.”

“Zavallı annen yıllarca kocasına mektuplar yazmış, ulaştıramamış. Bodrumdaki kasadan kimsenin haberi yok. Peki ama bunları niye anlattırdın şimdi bana?”

Rezzan o zamana kadar kucağında sımsıkı tuttuğu siyah çantayı Aryana Hanıma gösterdi, üzerine iliştirilmiş notta, Aç ve Hatırla! yazıyordu. Açtılar. Kırmızı kadife bir kesenin içinden eski tarihli altın para bir notla beraber avuçlarına düştü. Notu görünce korkuyla birbirlerine bakakaldılar… Her sır bir gün açığa çıkmaya mahkûmdur.

 

Kelebek Biçiminde Safir Taşlı Broş

Şermin, kırtasiyeden aldığı fırçaları bir an önce denemek için aceleyle evinin yolunu tutmuştu. Tam köşeyi dönecekken midesinden gelen gurultuyu duyup kendi kendine güldü, henüz hiçbir şey yemediğini hatırladı oysa saat üçü çoktan geçmişti. Çocukluk arkadaşlarıyla buluşmalarında Faruk’un ona yaptıklarını, yetmezmiş gibi onu acımasızca terk edişini konuşurken iyice gerilmiş, bir lokma dahi yiyememişti. Karşısında çıkan ilk pastaneden aldığı poğaçayı dört lokmada eve varmadan yiyivermesi bundandı.

Lalezar Apartmanı’nın önüne geldiğinde penceresinden bakan, binaya giren kimseyi selamsız bırakmayan Aryana Hanım’ı gördü.

“Nasılsın kuzum? Daha iyi hissediyor musun?” diye sordu.

“Daha iyiyim Aryana Hanımcığım, ilaçlarımı düzenli kullanınca iyileştim.”

“Aman kızım dikkat edin. Gelmiş geçmiş olsun.”

Şermin içten bir gülümsemeyle teşekkür edip evine gitmek için merdivenlerden çıkmaya başladı. Lalezar Apartmanı’nın kokusu Şermin’e taşındığından beri huzur veriyordu. En üst katta oturduğu için merdivenleri çıkarken geçmişte yaşadığı güzel anılar gelirdi aklına. Buraya yerleşmesi kolay olmamıştı. Babası öldüğünde büyük dedesinden kalan evleri ablasıyla paylaşırken sorunlar yaşamışlardı. Ablası Marmaris’teki villayı almak konusunda ısrarcı olunca Şermin’e Lalezar Apartmanındaki bu daire kalmıştı. Aklı Marmaris’teki villada kalsa bile üniversiteyi bitirip bütçesi bir atölye açmaya yetmeyince burası ona ilaç gibi gelmişti.  Karşı dairedeki meymenetsiz komşusu Haldun Bey kendine binanın dış cephesinden asansör yaptırdığından beri suratsız komşusuyla ikide bir karşılaşmaktan kurtulmuştu. Apartman sakinleri adamı belediyeye şikâyet etmekten söz etseler de Şermin ses çıkartmıyordu, böylesi işine daha çok geliyordu.

Eve girdiğinde kedisi Paris bacaklarına sürtünmüş kendini sevdirip yaş mama almayı hak etmişti.

“Seni yaramaz. Nasıl da biliyorsun işini,” diyerek mama kabına kedisinin en sevdiği mamayı koydu. Hızla üstünü değiştirip yarım kalan resmini tamamlamak üzere atölye olarak kullandığı odasına geçti.

Kulaklığını taktı, Ajda Pekkan’ın, Kimler Geldi? Kimler Geçti? şarkısını dinleyip mırıldanmaya başladı. Yeni fırçalarıyla kırmızı çiçeğin üzerine konmuş kelebeğin mavi kanadını boyarken kolu kırmızı boyaya çarptı. Sinirle kulaklığını tekli koltuğun üzerine fırlatıp banyoda duran bezi alıp tam yeri silecekken kapının çaldığını duydu. Elinde bez, “Lanet olsun!” diye söylenerek kapıyı açtı.

Etrafta kimseyi göremiyordu. Birden paspasın üzerindeki siyah çantayı fark etti. Üzerinde bir de not vardı. Notu açtı, üzerinde Aç ve Hatırla! yazıyordu. Şaşırıp çantayı aldı, atölyesindeki koltuğuna oturdu. “Bu da neyin nesi? “Neden pakete değil de çantaya koysundu ki hediyeyi?”  diye düşündü yoksa eski sevgilisi Faruk barışmak için ona bir hediye mi bırakmıştı? Çantayı hışımla açtı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, eline aldığı kelebek şekilli safir taşlı broşa bakakalmıştı.

45’lik Tabanca Mermisi, Oltu Taşlı Tespih ve Fotoğraf

Necdet Bey’in büyükbabası, Onbaşı Mustafa Bey 1922’de Kurtuluş Harbi bitince askerden terhis edilmiş karısı Ayla’yla birlikte köyüne dönmüş ancak bir enkazla karşılaşmıştı. Bunun üzerine İstanbul’a gelmişlerdi. Ne paraları ne de pulları olan çift Beyoğlu’nda ucuz bir otele yerleşip çevreyi tanımak için yürüyüşe çıktıkları sırada karşılarına inşaat halindeki Lalezar Apartmanı çıkmıştı. Mustafa Bey iş aradığını, savaş gazisi olduğunu, inşaatın başında duran Aryana Hanımın babası Andreas Efendi’ye çaresizlik içinde anlatmıştı.

Onbaşı Mustafa’nın daha sonra Lalezar Apartmanının sahibi olduğunu öğrendiği Andreas Efendi, savaş sırasında ve sonrasında başına gelenler ve inşaatta canla başla çalışması üzerine karı kocaya bir daireyi hibe etmişti. Aynı sene Ayla Hanım hamile kalmıştı. Necdet Bey’in babası Ali Sadi, Lalezar Apartmanı’nda dünyaya gelen ilk bebekti.

Necdet Bey ve Zübeyde Hanım çantanın bulunduğu gün her zamanki gibi akşam yemeklerini yedikten sonra yürüyüşe çıkmış, Fındıklı Parkı’nda deniz havası aldıktan sonra evlerine dönmüşlerdi.

Aryana Hanım kapının yere sürtünürken çıkardığı sesi duyunca cama çıkmakta gecikmedi.

“Hayrola yürüyüşten mi Zübeyde Hanım?”

“Evet dolaştık geldik biraz. İyi oluyor yemeklerden sonra deniz havası almak.”

Asansör çalışmadığı için hayıflanarak ağır adımlarla dairelerine çıktılar. Zübeyde Hanım eve girer girmez ellerini yıkamak için lavaboya gitti. Necdet Bey çay suyu koymak için mutfağa yöneldiğinde kapının zili çalındı. Şüpheyle kapıyı açarken “Kim ola ki bu saatte,” diye düşündü ancak kapı eşiğinde kimseyi göremedi. Kuryeler yanlış yere zillerine basmayı alışkanlık haline getirmesi altmış bir yaşındaki adamın tahammül sınırını zorlamaya başlamıştı. Ama bu seferki farklıydı…

Necdet Bey sinirle, “Kardeşim, dikkat etsene zili çalarken. Bu kaçıncı?” diye söylenirken yerdeki siyah çantayı gördü. Sapına iliştirilmiş zarfı açıverdi.  İçinden, Aç ve Hatırla! yazan bir not çıkınca ne düşüneceğini bilemedi. Siyah bir çantanın kapılarının önünde ne işi olabilirdi ki? Necdet Bey çantayı kaptığı gibi çalışma odasına gitti. Zübeyde Hanım onu burada rahatsız etmezdi. İçeriden, “Kimmiş gelen Necdet? Hayrola bu saatte?” diye seslenen karısına olabildiğince sakin bir tınıda seslendi, “Yanlış basmış olacaklar. Bu kuryeler beni deli edecek Hanım. Sen işine bak çay suyunu koyuver, geliyorum şimdi az işim var.”

Çantanın içinden bir adet 45’lik tabanca mermisi, oltu taşlı bir tesbih, genç bir kadının kucağında bir bebeğin olduğu eski bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafın arkasında, 6 Haziran 1930 mutlu bir hatıra canım torunum, diye yazıyordu. Necdet Bey bu fotoğrafı ilk kez görüyordu. Tüm bunlar ne anlama geliyordu?

***

Berrak ilk şoku atlatınca televizyonun kumandasını tekrar eline aldı, diziyi başlattı ama aklı başka yerdeydi. Çantayı bırakan hala yakınlarda olabilirdi. Apartmanda kapı kapı dolaşıp komşulardan yardım istemeye cesareti yoktu. Ayaklarını farkında olmadan yine sehpaya uzatmış, göz ucuyla birbirine değindirip durdurduğu peluş ayıcıklı terliklerine boş boş bakıyordu. Aklına komşulara WhatsApp grubundan mesaj atmak geldiğinde saat bire geliyordu. Bir tek Haldun Bey yoktu grupta, herkese bulduğu her fırsatta çemkiren adam asansör meselesine sinirlenip gruptan ayrılalı altı ayı geçmişti.

Birkaç saniye telefonunun ekranına baktı. Sonra hızlıca yazmaya başladı…

Berrak: “Gece gece yazıyorum ama… Uyandırdıysam kusura bakmayın. Akşam saatlerinde, saatten emin değilim yemek vakti olmalı kapımın önünde siyah bir çanta buldum. Üzerinde isim yok, içinde eski bir anahtar ve birkaç sararmış belge var. Bırakanı gören var mı?”

Berrak’a yazdıklarına cevaben ilk mesaj gelene kadar geçen birkaç dakika saatler gibi gelmişti.

Elif: Berrak, şaka mı yapıyorsun? Benim kapımın önünde de aynı çantadan vardı!

Selma: Aynısı bende de var! Neler oluyor kuzum?

Tülin: Bir dakika… Ciddi misiniz? Herkesin kapısına mı bırakılmış? Aman Deniz’im duymasın’ Şekerparemin ödü kopar.

Nebihe: Benimkinden 1930 Haziran tarihli sararmış bir sayfada bodrum, anahtar, kutu, aşk ve kır çiçeği kelimelerini içeren bir not vardı. Anlam veremedim. Korktum da…

Şükran: “Allah, Allah! Bendekinden de sararmış bir kâğıt çıktı ama üzerine kurutulmuş yedi değişik renkte kelebek yapıştırmışlar.

Berrak’ın içi ürperdi. Sadece kendisine bırakıldığını sandığı çanta demek ki tek değildi. Bu işin faili kimdi, onlardan ne istiyordu? Belli ki emanetler apartman sakinlerine belli aralıklarla bırakılmıştı o nedenle çantayı bulan kapı komşusuna aynısının bırakıldığından haberdar olmamıştı.

Defne: Benimkinden sahte bir ölüm belgesi çıktı. Biri bizimle kesin dalga geçiyor.

Rezzan: Çantayı alıp Aryana Hanıma gidip orada açtım ama işe yarar bir şey demedi. Benimkinde kırmızı kadife bir kese var. İçinden eski tarihli bir altın para ve bir not çıktı. Notta ‘Her sır bir gün açığa çıkmaya mahkûmdur,’ yazıyor.

Necdet: Benim çantamdan 45’lik tabanca mermisi, oltu taşından siyah bir tespih ve arkasında ‘6 Haziran 1930. Mutlu bir hatıra, canım torunum’ yazılı eski bir fotoğraf çıktı.

Şermin: Kim, neden bunu yapsın? Hepsi eski şeyler, bir anlamları olmalı. Hah pardon ya, benim çantadan kelebek şekilli safir taşlı bir broş çıktı. Anlamam ama değerli bir şey gibi duruyor.

Berrak mesajları hızla okudu. Artık emindi bu bir rastlantı değildi. Birisi geçmişten bir meseleyi kurcalıyordu.

Berrak: Bence bunu yüz yüze konuşmalıyız. Yarın sabah saat 06.30’da bodrumda toplanalım. İşe gidecekler var. Bu gece bana uyku yok.

Grupta kısa bir sessizlik olduktan sonra peş peşe onay mesajları gelmeye başladı.

***

Saat 06.30’da apartmanın toplantı odasında herkes yerini almıştı. Selma Hanım tamamladığı yapbozu bodrumdaki eski sehpanın üzerine koydu. Bir kadın portresi belirmişti. Elbisesinin yakasında kelebek şekilli safir taşlı bir broş vardı. Harfler yan dizilince adı ortaya çıkıvermişti: Gülcihan.

Elif’in çantasından Kır Çiçeği Restoran’da çekilmiş fotoğrafı çıkarttı. Kadın aynı kadındı. Babaannesinin çocukluk arkadaşıydı. Komşular teker teker ellerindeki delilleri sehpanın üzerinde dizdiler. İstişare ettiklerinde Gülcihan’ın Vasili’nin metresi olduğu, onunla sıklıkla Kır Çiçeği Restoran’da buluştuğu, Vasili’nin onu bile isteye öldürdüğü, Dr. Şefik’in olup biteni örtbas ettiği, kasada bir kutunun olduğu ve içinde Vasili’nin altınlarının bulunduğu sonucuna vardılar.

Necdet Bey, büyükbabasının Rum bir sırdaşının olduğunu biliyordu. Ona gelen fotoğraftaki kadın Nihal olduğuna göre kucağındaki bebek, Vasili’den olma gayrı meşru çocuğuydu.

Lalezar Apartmanı sakinleri tespitlerinin şokunu atamadan bodrumun kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Kapüşonlu, siyah eşofman giymiş bir genç içeri daldı. Elinde bir tabanca vardı. Gözleri öfkeyle parlıyordu.

“Büyükannemi öldürdünüz! Büyüklerinizin dölüsünüz değil mi? Ben de öyleyim ama sizler zevk içinde yaşarken ben sefalet çektim. Bana piç dediler,” diye bağırdı. “Hepiniz bu suça ortaksınız! Ulan, hesap vereceksiniz, hesap!”

Berrak, sesi bir erkeğe nazaran tiz çıkan gençle konuşmaya çalıştı.

“Bize ne olduğunu anlat. Kimseyi kandırmıyoruz. Kimsin sen?”

Genç cevap vermeden “Kasayı aç!” diye buyurdu.

Berrak, tüm cesaretini toplayarak sert bir tonda karşılık verdi.

“Önce anlat! Kimsin sen? Ne dümen çeviriyorsun?”

Genç rasgele bir el ateş etti, kurşun Nebihe’nin koluna saplandı. Kadın çığlıkla yere düştü. Bodrumda kimse ne yapacağını bilemezken saldırganı arkasından kavrayarak yere indiren Haldun Bey tam zamanında yetişmişti. Kapüşonu başından sıyrılan bir genç değil, yirmili yaşlarında bir kızdı.

“Apartmanda tıkırtıları duyunca işkillendim çantayla ilgili bir dümen çeviriyorsunuz sandım. Bu salak bana ipucu diye kaba taslak çizilmiş bir plan göndermiş.”

Genç kız ellerini arkadan kıstıran Haldun Beye direnirken var gücüyle bağırmaya başladı.

“1930 yılında… Gülcihan bu binada yaşardı. Vasili ile evli barklı olduğu hâlde, gizli bir ilişkileri vardı. Yasak bir aşktı bu. Ondan bir çocuk doğdu, adını Nihal koydular. O çocuk benim anneannemdi. Ben o kaderine terk edilen çocuğun torunuyum. Çantaları bırakan benim.”
Kıza arkadan dirsek atan Haldun tısladı.

“Palavra!”

Necdet Bey sözünü kesti.

“Bırakın konuşsun! Devam et anlatmaya, bizi neden bu kadar huzursuz ettiğini polis çağırmadan anlayalım bakalım.”

Genç kız, Haldun Bey ellerini nihayetinde bağlamayı başarmamış gibi soğukkanlılıkla anlatmaya koyuldu…

“Gülcihan’la Vasili, Beyoğlu’ndaki Kır Çiçeği Restoran’da gizlice buluşurlarmış. Elif’in çantasından çıkan fotoğrafta, büyük anneannem hamileymiş. Sonra bir gün ortalık karışmış. Vasili’yi bulmaya gelenler apartmanın önünde tartışmaya başlamış. Silahlar çekilmiş. Gülcihan güya kaza kurşunu, resmen öldürülmüş! Defne’nin dedesi, o çok saygı duyduğunuz Dr. Şefik var ya, sahte bir ölüm raporu düzenlemiş. Vasili’yi korumak içinmiş bu. Hey Lalezar Apartmanı sakinleri! Soruyorum: Adalet bunun neresinde kaldı? Elinizdeki takvim yaprağı, 6 Haziran 1930’u gösteren. Önemli! O gün öldürülmüş Gülcihan. Tespih, Necdet Bey! Tespih, Vasili’nin. Mermi de dikkat ederseniz, o çatışmadaki silahtan atılan bir merminin kovanı. Beyoğlu’ndaki bir eskicide tesadüfen buldum. Adam, kovanın 1930’da bu apartmanın önünde yaşanan o meşhur çatışmadan kaldığını söyledi. Rezzan Hanım, sizdeki altın para…”

Genç kız apartman sakinlerinin nutku tutulmuşken anlatmayı soluksuz sürdürüyordu.

“…Vasili’nin getirdiği, binanın temeline gömülen altınlardan biriymiş. Beyoğlu’ndaki antikacıdan aldım, Lalezar Apartmanından söz açılınca adam elinde ne var ne yok döktü ortaya. Altını da maden parasına verdi bana. Selma Hanım’ın yapbozundan çıkan portre? Haha o da var tabi. O yüz… Gülcihan. Kıyafetindeki broş, Şermin’in çantasından çıkanla aynı. Kafanız basmadı tabi, ipuçlarını birleştirmeyi kuş beyinlerinizle beceremediniz.”

Selma Hanım genç kızın küstah tavrına daha fazla tahammül edemeyerek ayağa fırladı.

“Yeter, bu zırvaları daha fazla dinlemek istemiyorum.”

Berrak, “Sakin olalım,” diyerek Selma Hanım’a oturmasını rica etti ardından kıza konuşmaya devam etmesini söyledi.

“Kelebekler… Merak etmiş olacaksınız. Madem çakmadınız davayı, anlatayım… Şükran Hanım, kurutulmuş yedi renkli kelebek ne anlama geliyor sizce?”

“Bilmiyorum!”

“Hiç şaşırmadım. Büyük anneannem çocukluğunda yaptığı bir defter varmış. Kelebekleri yapıştırırmış, isimlerini bilmezmiş ama her birine Vasili’nin ona söylediği sevgi sözcüklerini yakıştırırmış. Sizdeki o kelebeklerden biri. Hah son olarak — anahtar, kroki, belgeler… Hepsi bu binanın bodrumuna gömülen Vasili’nin altınlarının yerini işaret ediyor.”

Haldun Bey, kızın ellerini bodrumun girişinde fark ettiği urganla bağlamaya çalışıyor bir yandan da ne istediğini anlamaya çalışıyordu.

“Ne istiyorsun bizden Allah’ın delisi?”

“Vasili… dedem. Çekip giderken buraya ne bıraktığını biliyorum. Altınları istiyorum. O altınlar ailemin hakkıydı, ben de o hakkı almaya geldim. Haldun efendi elimi bağlayacağına krokiyi çıkart kasayı açalım, anahtar Berrak’ta. Ya benim olanı alacağım ya da kan çıkacak.”

Apartman sakinleri sessizce başlarını sallayarak altınları vermeyi kabul etti. Haldun kızın ellerini serbest bıraktı. Krokiyi ona uzattı, Berrak anahtarı verdi. Kasaya yaklaştılar. Nefesler tutulmuştu, bodrumda çıt çıkmıyordu. Berrak anahtarı çevirdi sonra sessizliği delen bir ses işitildi.

Çıt…

Kasada sararmış bir zarf dışında hiçbir şey yoktu, zarfın içindeyse kısa bir not vardı.

“Gün gelir de kasayı açan bilsin ki, bana bunca eziyet edilen toprakta altınlarımı bırakacak değilim. Boşunadır heves etmeniz. Elbiselerime diktim hazinemi, yarın sabah gün ağarırken yola düşeceğim. Akıbetin ne olur Tanrı bilir.”

Genç kız donakaldı, yıllardır yüreğinde biriktirdiği umut yitip gitmişti. Dizlerinin üzerine çöktü. “Yalanmış… hepsi yalanmış,” dedi kısık bir sesle.

“Kaç yaşındasın kızım sen?” diye sordu Aryana Hanım damdan düşer gibi. Gidip gelen aklı ortalık sakinlerken başına gelmiş gibi görünüyordu.

“On yedi.”

Haldun Bey kızın ellerini bağladığı urganı el çabukluğu ile çözdü. Hiçbiri polisi aramadı ne Berrak ne Haldun ne de sakinlerden bir başkası. Kızın yaşını ve anlattıklarını duyduktan sonra kaderine isyan eden bir çocuğun cezalandırılmasının doğru olmadığına kanaat getirdiler.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir